ALLAH’IN EN SEVGİLİ KULU HZ.MUHAMMED (S.A.V.)

ALLAH’IN EN SEVGİLİ KULU HZ.MUHAMMED (S.A.V.)

Muhterem Müslümanlar!

Cenabı Hak, varlığını ve birliğini insanlara duyurmak için zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin içerisinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’in müstesna bir yeri vardır. Bütün Nebiler ve Rasûller O’nu müjdelediler. Bütün semavi kitaplar ondan söz ettiler. Yani bütün nebiler O’nun teşrifatçıları, inen kitaplar da 0′nun nübüvvetinin birer şahitleridirler. O imansızlığın, ahlaksızlığın, zulmün ve cehaletin insanlığı kapladığı bir zamanda, bir hidayet meş’alesi olarak geldi. Peygamberlik kapısı onunla kapandı ve mühürlendi. O insanlığın da, peygamberliğin de zirvesindedir. Hiçbir kalem onu tasvir, hiçbir beyan onu tavsif edemez. Yine O’nu isim olarak taşıdığı mübarek “Muhammed” kelimesi tavsif etmektedir. Bizzat Allah 0′nu övmüş ve yaratmıştır. O “habib” yani sevgili makamındadır.

Muhterem Müslümanlar!

Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bilinir ve 0′nun tarif ettiği yoldan gidilme şartıyla bulunur. Yani Allah’a giden yol, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den geçer. Zatı ulûhiyeti tasdikle başlayan kelime-i tevhid; risalet-î Muhammediyeyi tasdikle son bulmaktadır. Bu demektir {s.a.v.)’ siz tevfik olmaz, Muhammed (s.a.v.)’ siz muhabbet olmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın…”[1]

O, zahirde ümmi idi, okuma yazma bilmezdi. Gerçekte ise “Ümmü’l Kitap”tı. İlimler deryası idi. Zaten O’na kim hocalık yapabiecekti! Kim O’na neyi ne ile öğretecekti! evet mevcut mahlukun hiçbiri ona hocalık yapamazdl. Zira 0′nun üstadı bizzat “ezel ve ebed” sultanı olan Allah’tı. O bütün ilimleri kuşatmıştı, ilimler O’nu kuşatamazdı.

O diğer Peygamberler gibi bir kavmin, bir milletin değil, topyekün insanlığın peygamberidir. Cihan mürşididir. Zaman-ı saadetinden dünyanın sonuna kadar olan devir, “devr-i Muhammedi” dir.

Mü’mini de, kafiri de onun ümmetidir. O’nu kabul edenlere “ümmet-i icabe” etmeyenlere “ümmet-i davet” denilir. O’na “Abdullah’ın oğlu Muhammed” gözüyle bakanlar yıkıldılar, “Muhammed’ün Rasulullah” görenler bahtiyar oldular.

O’nun hayatı; edep, nezaket, iyilik, temizlik, sevgi, şevkat, merhamet, ihlas, samimiyet, vefa, doğruluk ve diğer faziletlerle dolu bir hayattır. Nitekim Allah (c.c.) O’nu beşeriyyete takdim ederken: “Şüphesiz sen büyük ahlak, büyük seciyye ve büyük fazilet üzerinesin.”[2] buyurmaktadır. Evet o alemlere rahmet olarak geldi, sevgi ile baktı merhametle sine açtı, şefkat saçtı.

Muhterem Müslümanlar!

İki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizi bizzat Allah (c.c) sevmiş, ondan razı olmuş ve kendisini de razı edeceğini va’d buyurmuştur. Duha süresinin 5. Ayetinde: “Ey Rasulüm! Muhakkak Rabbin sana verecek ve sende razı olacaksın” buyurmuştur. Bu da ahirette kendisine makamı mahmud’un, yani şefaat makamının verileceğine işarettir. Bir hadis-i şerifte: “Rabbim bana ‘razı oldun mu?’ buyuruncaya kadar ben şefaat edeceğim” buyurmuştur. Bundan daha büyük, daha yüksek bir mertebe olur mu?

Muhterem Mü’minler !

Böyle bir peygambere ümmet olmak ne büyük bir bahtiyarlık ve ne büyük bir şereftir! İnsanoğlu gelişinde gidişinde, maddesinde manasında, edebinde erkanında O’na uymadıkça hüsrandadır, felakettedir. Beşeriyyetin ebedi huzur ve saadete kavuşması ancak O büyük insanı her zaman ve mekanda, her işte ve herhalde örnek almakla mümkündür. O bizim sebebi hidayetimizdir, halaskârımızdır. İslâm’ın hakikatını, hayatın ve mematın zevkini bize o öğretmiştir. Kalbimizin tek zineti O’nu hatırlama, dilimizin biricik virdi O’nu anmak olmalıdır. Onsuz nasıl yaşarız? Allah cümlemizi şefaatine mazhar buyursun.

——————————————————————————–

[1] Al-i İmran Suresi, Ayet: 32
[2] Kalem Suresi, Ayet: 3

KUR’AN EN BÜYÜK MUCİZE

KUR’AN EN BÜYÜK MUCİZE

Aziz Mü’minler!

Kur’an-ı   Kerim,   insanlara   hidayet yollarım göstererek onları dünyada ve ahirette mutluluğa   erdirmek   için   Allah   tarafından gönderilen ilahi kitaplar zincirinin Hatemül Enbiya efendimize 23 senede ayet ayet, sure sure inzal olunan son halkasıdır. Bu kitap, her türlü tahrif ve tağyirden korunmuş, beşeriyetin gerçek saadetini temin edecek hükümleri, meseleleri, kaide ve kuralları ihtiva eden, kutsal kitapların da en efdalı ve sonuncusu olan bir kitaptır.

Kur’an-ı Kerim, hem lafız ve hem de mana itibarı ile muazzam ve ebedi bir mucizedir, O Allah’a ait olan bir vahiy olup, onun edebî inceliklerine, güzel ifadesine ve taşıdığı manalara nihayet yoktur. Bu güne kadar hiç kimse onun en kısa ayetinin veya suresinin bir benzerini getirememiş, ebediyyen de getiremeyecektir. O, semavî bir fesahat ve belagat timsalidir,

Muhterem Mü’minler!

Şüphe yok ki, ilahî bir mucize olan Kur’an, ne lafız, ne de mana itibari ile şiir özelliği taşır. Çünkü şiir tamamıyla insan unsurunun bir ürünüdür. Halbuki Kur’an’ın mübarek lafızları da, manaları da ulvîdir, vahyi sübhaniyyeye müstenittir. Onun üzerinde beşerî hiçbir etki ve katkı yoktur.

Kur’an’ın   kendine   has  üslubunun sağladığı akıcılığı ve etki gücü sebebi ile, Onun inkarcı ilk muhatapları, Hz. Peygamberi şair, Kur’an-ı da şiir diye nitelemeye kalkışınca, Cenab-ı  Hak,  bu  iftira  ve  yakıştırmalara  “Biz Muhammed’e şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da”[1] ayetiyle cevap vermiş, böylece inzal buyurduğu son kitabı ve onun kutsallığım yok sayan yaklaşımı ve zihniyeti reddetmiştir.

Değerli Mü’minler!

Kur’an  mealleri doğrudan doğruya Kuran olmamakla beraber, onun içerdiği ilahî mesajları belli ölçüde yansıtmaları bakımından kutsallık arz ederler. Kur’an meallerin! insan ürünü oiarak alelade metinlerle bir görmek de yanlış ve tehlikelidir. Çünkü, Kur’an çevrilerinin herhangi bir şiir şeklinde düzenlenerek müzik aletleri eşliğinde, melodik bir biçimde  okunması,    Kur’an-ı kutsallığından soyutlamak, taşıdığı ilahi değeri, takip ettiği yüksek gayeyi gözardı etmek ve onu insan zihninin ürettiği bir ürün konumuna indirmek anlamına gelir ki doğru bir davranış değildir.

Gerçek şu ki, Kur’an’ın orijinal metninin de mealinin de okunması ibadet niteliği taşır. Bu itibarla Kur’an tercümesinin müzik aletleri eşliğinde okunması, ibadetin sahip olduğu huzur ortamını, manevi ve ilahi konumunu zedeler ve sarsar. Ayrıca bu durum, müzik ile ibadetin “bir noktada” özdeşleşmesine ve zamanla müziğin camilere girmesine zemin hazırlar. Bu ise, bütün ilahi ve semavi dinlerde korunması öngörülen beş temel esastan biri olan “Dinin korunması” ilkesini ihlal edeceğinden İslam’ın onaylamadığı bir durumdur.

Aziz Kardeşlerim !

Kur’an tercümesini, saz çalıp türkü söyler gibi okumak, Kur’an’ın kutsallığını zedeler, onun tekliğini ve eşsiz oluş özelliğini yok eder ve onu insanoğlu tarafından yazılmış diğer kitaplarla aynı  konuma düşürür.  Bu  itibarla  Kur’an tercümesinin bestelenerek herhangi bir enstrüman eşliğinde, şarkı, beste, veya türkü söyler gibi okunması  dinen  caiz  değildir.  Böyle  bir uygulamaya girişilmesi islamî ve ilmî gerçeklere aykırı olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin huzurunun bozulmasına ve gereksiz tartışmalara sebep olacağından böyle bir uygulama doğrudan doğruya Kur’an-ı tezyif etmek, onu eğlenceye almak ve küçümsemek demektir. Halbuki Allah “Şüphesiz bu Kur’an, hak ile batılı ayıran bir sözdür. O bir eğlence ve boş söz değildir.”[2] buyurarak Kur’an-a karşı takınılacak bu tür tavırları kesinlikle yasaklamıştır.

Öyle ise bütün insanları vahdete, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe davet eden bu Kur’an’ın ayniyetini ve hikmet dolu hükümlerini olduğu  gibi   muhafazaya   çalışmak,   bütün muhteviyatına tamamen riayet etmek, tüm insanlık için en kutsal bir görevdir.

——————————————————————————–

[1] Yasin 69
[2] Tarık 13-14

KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER-2

KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER-2

Aziz Mü’minler!

Bize, küfür, zulüm, kibir, yalan, riya, iftira ve kin yerine imanı, adaleti, tevazuu doğru sözü, mertliği, sevgiyi ve affı emreden, dünya ve ahiret saadetine kavuşmanın çalışma ve güzel amellerle olacağını öğreten yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimde Ankebüt Suresinin 46.ayetinden 56.ayetine kadar şöyle buyuruluyor:

“İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.
Resulüm! İşte böylece sana önceki kitapları tasdik eden bu Kitab’ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Diğerlerinden de ona iman eden nice kimseler vardır. Ayetlerimizi, ancak kafirler bile bile inkar eder.
Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.
Hayır, o Kur’an, kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde yer eden apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi, ancak zalimler bile bile inkar eder.
“Ona Rabbinden başkaca mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.
Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.
De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkar edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.
Senden, azabı çarçabuk getirmeni istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat onlar farkında değilken, o ansızın kendilerine geliverecektir.
Evet senden azabı çarçabuk getirmeni istiyorlar. Hiç şüpheleri olmasın, cehennem kafirleri çepeçevre kuşatacaktır.
O günde azap, onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak ve Allah onlara:
“Yaptıklarınızın cezasını tadın!” diyecektir.
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz, benim arzım geniştir. O halde nerede güven içinde olacaksanız orada yalnız bana kulluk edin.”
Ankebüt Süresi Ayet 46, 56.

ZEKAT İBADETİ

ZEKAT İBADETİ
Muhterem Müslümanlar!

Zekat sözlükte; temizlemek, çoğalmak ve bereketlenmek anlamını ifade eder.
Onu şöyle tanımlayabiliriz: “Belli bir malın, belli bir bölümünü, belli yerlere vermektir.” Zekatın farziyeti Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve İcma ile sabittir. Yüce Allah Kur’an’da 6 yerde “… namaz kılın, zekat verin…” buyurmaktadır. Kur’an’da zekat kelimesi, 28 yerde müstakil olarak, 34 yerde de namaz ile birlikte zikredilmiştir. Bu durum, zekatın fert ve toplum açısından ne kadar büyük bir önemi haiz olduğunu bizlere göstermektedir. Bakara süresi 277. ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“İman edip yararlı işler yapanlar, namazı kılıp zekatı verenler için, Rableri katında karşılık vardır. Onlar için korku da yoktur üzüntü de.”

Zekat vermenin karşılığı dünyada güven, bolluk, bereket ve huzur; ahirette ise cennettir. Dünyada mutlu ve huzurlu yaşamak isteyenler, eğer zengin iseler zekatlarını eksiksiz ödemelidirler. Zekatı ödemeyen müslümanlar kazandıklarının hayrını göremezler. Allah katında da, kullar katında da sorumlu olurlar.

Muhterem Müslümanlar!

Zekat, görünüşte malı eksiltir. Fakat, dalları budanan ağaçlarda budama ve ayıklama işlemi, meyvelerin daha sağlıklı ve gür çıkmasını sağladığı gibi; zekat vermek de kazanılan malları bir takım kem nazarlardan korur, güçlendirir, daha bol olmasını sağlar. Bu sebeple her yıl mal varlığını hesap edip düzenli bir şekilde zekatını ödeyen müslümanların mal varlıkları kat kat artmaktadır.

Muhterem Mü’minler!

Zekat, cimriliği önler, insanların cömertlik damarlarını coşturur, hayır-hasenat kapılarını açar. Mülkiyeti sağlamlaştırır. Mal ve servet düşmanlarının azalmasını sağlar. Mükemmel bir sosyal güvenlik ortamı meydana getirir. Ekonomik büyümeye büyük ölçüde katkısı olur.
Zekatın farz olmasının şartları vardır. Bu şartlar da şunlardır: Dinen zengin sayılabilecek miktarda mala sahip olunması, bu malın yıllık asli ihtiyaçlardan artmış olması, mal varlığının üzerinden bir yıl geçmiş bulunması, akıllı olmak, erginlik çağına girmiş olmak ve müslüman olmak.

Yıllık asli harcamalar da şunlardır:
İçinde barınılacak normal bir ev, normal ölçülerde ev eşyası, normal bir binek yahut otomobil, geçimi sağlamaya yönelik dükkan, tezgah, sanat aletleri, yiyim-giyim kuşam harcamaları, çocukların her türlü okul harcamaları, seyahat giderleri, tedavi giderleri, kitaplara yapılan harcamalar, hizmetçi masraflarıdır.

Erginlik çağına girmeyen çocukların zekatını, onlar adına velilerinin ödemesi gerekir.

Muhterem Mü’minler!

Ancak zekat; zekat niyetiyle, nezaket kurallarına uyularak verilmeli, zekatı alanların gönülleri incitilmemelidir.

Alan el değil, veren el olalım. Toplumdaki muhtaç insanları zekat, fitre ve sadakalarımızı vererek görüp, gözetelim. Bu mübarek ay vesilesiyle hem nefsimizi hem de malımızı temizleyelim.

DİŞ SAĞLIĞI

DİŞ SAĞLIĞI

Aziz Mü’minler!

Yaratılmışların en güzeli ve mükemmeli olan insanın bir çok sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukları iki grupta toplamak mümkündür.

Birincisi Yaradana karşı sorumluluk, ikincisi yaratılmışlara karşı sorumluluk.
Yaradana karşı sorumluluk, Allah’a iman etmek, emirlerini tutmak, yasaklarından kaçınmak. Yaratılmışlara karşı sorumluluk ise; insanın kendine, eşine, çocuklarına, ana-babasına, komşularına, milletine ve bütün canlılara karşı olan sorumluluklardır.

İnsanın kendisine karşı sorumluluğunun başında, hayatını ve sıhhatini koruması, kendini tehlikeye atmaması gelir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde, karşılaşabileceğimiz muhtemel tehlikelere karşı tedbirli olmamız için “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız”[1] buyuruyor. İnsan için tehlike çok çeşitlidir. Bu tehlikelerden birisi de sağlığa zarar verecek alışkanlıklar edinmek ve sağlığı korumak için gerekli tedbirleri almamaktır.

Değerli Müminler!

Sıhhatin korunması ve sağlıklı yaşamanın en önemli şartlarından birisi de şüphesiz ki dişlerimizin sağlıklı ve bakımlı olmasıdır.

Dişleri çürük ve sağlıksız olan bir insanın sağlığı bozulmuştur veya bozulmaya adaydır. Ülkemizde yapılan bir araştırmaya göre 20 ile 34 yaşları arasındaki her 100 kişiden 95′inin dişleri çürük, her 100 kişiden 80′inin diş eti iltihaplıdır.

Bu durumda, aramızda dişleri çürük ve diş eti iltihaplı olmayan kişilerin sayışı çok az demektir.
Unutulmamalıdır ki, vücudumuzun en çok işe yarayan organlarından birisi dişlerimizdir. Dişlerimizin sağlıklı olması ve ömür boyu bize hizmet etmesi için temiz tutulması şarttır. Dişlerimizin temiz tutulması konusunda Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde, “Yemekten sonra ağzınızı güzelce yıkayıp, temizleyin. Zira benim bu sünnetim, sizin dişlerinizi temizler, dişlerin kuvvetini ve ömürlerini artırır”[2]. Bir başka hadislerinde ise, “İnsanları zora sokmaktan endişe etmeseydim, onlara her namaz vaktinde misvak veya fırça ile dişlerini temizlemelerini emrederdim.”[3] buyurmuşlardır.

Değerli Mü’minler!

Dişlerimizi iyi temizlemediğimiz, özellikle fırçalamadığımız takdirde, ağzımızdaki mikroplar, dişlerimizin arasma giren yemek artıkları ile birleşir, dişlerimizin üzerinde bir tabaka oluşturur ve yemek artıklarını yiyerek beslenir, salgıladığı asit ile dişlerimizi çürütmeye başlar. Zamanla iyice çürüyen dişlerimiz, ağrır, sıcağa-soğuğa karşı hassaslaşır, iltihaplanır ve çürüyerek düşer.

Dişlerimizi gereği gibi temizlersek;

* Dişlerimiz sağlıklı ve uzun ömürlü olur. Hayatımız boyu bize hizmet eder. Bir çok hastalıkların oluşmasına mani olur.
* Dişlerimiz çürümez, bize ağrı ve sızı çektirmez. ‘
* Ağzımızda kötü koku olmaz.
* Dişlerimiz daha temiz, daha beyaz olur.
* Etrafımızdaki insanlar üzerinde daha güzel bir izlenim bırakırız. Sevimli oluruz, itici olmayız.
* Çürüyen dişlerimizin tedavisiyle uğraşmaz para harcamayız.

Aziz Müminler!

Dişlerimizin sağlıklı olması bizim sağlıklı olmamız demektir. Sağlığımız ve mutluluğumuz için mümkünse her yemekten sonra, hiç olmazsa günde en az iki defa düzenli olarak dişlerimizi sabah kahvaltısından sonra, akşam yatmadan önce fırçalayalım ve temizleyelim.

——————————————————————————–

[1] Bakara – 195
[2] Ramuz’ul-Ehadis,S.249
[3] R.Salihin C. 2 S.468. H.No: 1201

KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER-1

KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER-1

Muhterem Mü’minler!

İnsanı yaratan Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerimi de insanlar için indirmiştir. Hiç şüphe yoktur ki Kuran bir rehberdir, yol göstericidir. İnsanlığa doğru yolu göstermek için nazil olmuştur. Bu sebeple, sözlerin en hayırlısı Allah kelamı olan Kur’andır. Onun için bugün ki hutbemizde yalnız Kur’an-ı dinleyeceğiz:

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
-Hamd övme ve övülme, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
-O esirgeyen ve bağışlayandır.
-Ceza gününün malikidir.
-Rabbimiz! Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
-Bize doğru yolu göster.
-Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” (Fatiha Suresi Ayet. 1-7)
“Elif. Lam. Mîm.
-O kitap Kur’an; onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler sakınanlar ve arınmak isteyenler için bir yol göstericidir.
Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendîlerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
-Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
-İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.
-Gerçek şu ki, kafir olanları azap ile korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
-Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için dünya ve ahirette büyük bir azap vardır.

-İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.
-Onlar kendi akıllarınca güya Allah’ı ve mü’minleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.
-Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.
-Onlara; Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler.
-Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamazlar.
-Onlara: insanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit “Biz hiç, sefihlerin akılsız ve ahmak kişilerin iman ettikleri gibi iman eder miyiz” derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler veya bilmezlikten gelirler,
-Bu münafıklar mü’minlerle karşılaştıkları vakit “Biz de iman ettik” derler. Kendilerini saptıran şeytanları ila başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla mü’minlerle sadece alay ediyoruz, derler.
-Gerçekte, Allah onlarla istihza alay eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.
-İşte onlar, hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir. (Bakara Suresi Ayet. 1-16)

İMAN HAYATI

İMAN HAYATI

Aziz Cemaat!

Allah Teala’nın biz insanlara lütfettiği sayısız nimetlerin en önemlilerinden biri şüphe yok ki, imandır. İman, insanın hem dünya, hem, de ahiret saadetini sağlayan çok değerli bir manevi sermayedir.

İslam Dini’nde imanın mühim özelliklerinden biri, kalbin derinliklerinde yerleşmesi, vicdanın onunla huzur bulmuş olmasıdır. İman, insan yapısında, istendiği zaman atılabilecek bir fazlalık değildir. O, manevi varlığın temel taşıdır.

İnsan bütün yaratıkların efendisidir; çünkü şuur sahibidir ve tek yaratıcı olan Ulu Allah’ın aşkını taşımaktadır. İman nuruyla aydınlanmış kalp, Allah Teala’nın “bakış yeri” dir. Bundan ötürü, “Allah yapısı olan kalp, insan yapısı Kabe’den üstündür” denilmiştir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, bütün bu şerefler Allah’a samimi kul olmaya bağlıdır.

Aziz Cemaat!

Gerçeği yalnız akıl ile bilmek, müslüman olmak ve iki cihan saadetine ulaşmak için hiç bir zaman yeterli değildir. Allah’a ulaştıran kurtuluş yolunda, içimizden gelen duyguları ve dıştan aldığımız malzemeyi şuurumuzda işledikten sonra, onu iman haline getirmemiz, benliğimize malederek, samimiyetle yaşamamız lazımdır. Açlığı ve susuzluğu bizzat yaşamayan kimsenin aç ve susuzların halinden anlayamayacağı gibi, dini konularını sadece bilen fakat yaşamayan kimse de dindar olamaz. Allah Teala Kur’an-ı Kerim’inde kafirlerden bahsederken şöyle buyuruyor: “Ayetlerimiz bütün açıklığıyla onlara geldiği zaman, bu apaçık bir büyüdür, dediler. Vicdanları tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirleri yüzünden inat ederek bunları inkar ettiler.”

Başka bir ayette de şöyle buyuruluyor:

“Kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve hıristiyanlar, O Peygamberi oğulları gibi tanırlar, öyle iken içlerinden birtakımı, bile bile Hakk’ı gizler.”

Dinin yapısını oluşturan iki unsurdan biri iman ise, ikincisi de ibadettir.
Müslümanlıkta ibadet, imanın belirtisi, dindarlığın ikinci şartıdır. İman Allah’ı tasdik etmektir, ibadetse Allah’a kulluk etmektir. İbadet yapmadığı halde dindar olduğunu zanneden kimse, kendisini ve etrafındakileri aldatmaya çalışan kimsedir. İman, mübarek bir ağaç gibidir; bu ağacın Allah’ın izniyle her mevsim verdiği meyveler, başkalarına iyilik ve merhamet gibi manevi meziyetlerdir. Bu üstün faziletler, davranışlarımıza şu üç şekilde akseder:

1. İçimizde bulunan inancı, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasülüh” kelime-i şehadetiyle ilan etmek,

2. Bu inancın kuvveti ile Allah’ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak ve bunu gizli, açık, şahsi ve umumi işlerde, ibadette, muamelelerde, kısacası her yerde devam ettirmek.

3. Bu inancı yaymak, yani iyiyi, doğruyu yaptırmak, kötüden, yanlıştan sakındırmak.

İkinci ve üçüncü grupta bulunan hususlar, yapılması güç olan şeylerdir. Gerçekten Allah’ın emirlerine uymak ve bunları başkalarına da telkin etmek nefsimizin ve arzularımızın kolaylıkla kabul edeceği şeyler değildir. Çünkü nefislerine, arzularına ve bilhassa hırslarına mağlup olanların bunların kumandasıyla hareket edenlerin yüceltildiği, Hakkın ölçüsü olarak kuvvetin kabul edildiği bir zamanda, bu genel atmosferden sıyrılıp doğru yolda ilerlemek az bir gayretle başarılacak işlerden değildir.

Doğrusu, fikir ve söz iffetinin bulunmadığı, kelimelerin içine boş bir çuval gibi istenilen manaların yerleştirildiği ve “mızrak çuvala sığmaz” atasözüne rağmen, gerçeklerin örtülmeye çalışıldığı bir yerde, doğruya sahip çıkmak oldukça cesaret isteyen bir iştir. Fakat gerçek yol budur, Allah’ın rızası bundadır.

Hutbemizi Peygamber Efendimizin bir hadisiyle bitirelim:

“Gönül huzuruyla Allah’ı Rab, İslam’ı din ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Peygamber kabul eden kimse, imanın üstün zevkini tatmış demektir.”

ÜÇ AYLAR VE REGAİB

ÜÇ AYLAR VE REGAİB

Aziz Mü’minler !

Üçaylar diye ifade edilen Recep, Şaban ve Ramazan ayları, samimi kulların af ve mağfiretle ödüllendirilecekleri kutsal zamanlardır, özellikle Recep ve Şaban ayları, onbir ayın sultanı olarak bilinen Ramazan ayına hazırlık dönemidir. Ramazan ayı ise; fazilet ayıdır, içinde Kadir Gecesi bulunan Kur’an ayıdır. Hayır ayıdır. Yoksullara yardım ayıdır. Oruç ayıdır. Günahlardan silkinme ayıdır. Allah’a kul olma zevkini tatma ve her türlü olumsuzluklardan arınma ayıdır.

Böyle bir aya hazırlık niteliğindeki Şaban ayı için Hz. Peygamber (s.a.v) : “Şaban ayı, kulların yaptıkları işlerin Yüce Allah’a sunulduğu aydır.”[1] buyurmuştur.

Aziz Mü’minler!

Üçayların birincisi Recep ayıdır. Bu ayın ilk Cuma gecesine Regaib adı verilmiştir,
Regaib gecesi, bağışlanmanın çok yapıldığı, sevap ve mükafatın bol bol verildiği gece demektir. Feyizli ve bereketli gece demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) in Mi’raca çıktığı gece de Recep ayım süsleyen eşsiz gecelerdendir. Şaban ayında da Beraat gecesi vardır.

Bu ve benzeri geceleri barındıran üçayların manevi değerini bilmek ve tevbenin kabul olunacağı bu kutsal zamanlardan yararlanmak; kurtuluşa ermeyi uman her müslümanın tutkusu haline gelmelidir. Bunun içindir ki, Yüce Allah (c.c.) : “Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.”[2] buyurmuştur.

Muhterem Müslümanlar!

Bu aylar, müslümanın manevi hasad zamanıdır, özellikle bu aylarda yapılan samimi dualar ve ibadetler Yüce Allah tarafından kabul edilir. Zira Yüce Allah : “Siz bana dua edin ki, ben sizin dualarınızı kabul edeyim.”[3] buyurmuştur.

Bilindiği gibi Ramazan, gecesi ve gündüzü ile bir ibadet ayıdır. Şüphesiz böyle bereketli bir ay için hazırlık yapmak gerekir. Mesela bir müslüman, namaz kılmak için nasıl abdest hazırlığını yapıyorsa, aynı şekilde Ramazan’dan önce gelen Recep ve Şaban aylarında da Ramazan ayına hazırlanmalıdır. Bir müslüman rastgele bir yolculuk için nasıl hazırlık yapıyorsa; Ramazan içinde bu aylarda hazırlanmalıdır. Geleceği bilinen bir misafir için pek çok hazırlık yapılırken, çok değerli bir misafir durumundaki Ramazan için hazırlık yapmak gerekmez mi?

Aziz Mü’minler!

Bu aylarda bol bol ibadet edelim.
- Kaza ve nafile namazlar kılmaya çalışalım.
- Mübarek geceleri ihya edelim, gündüzlerinde de oruç tutalım.
- Fakirleri sevindirelim.
- Her türlü günahtan temizlenmeye çalışıp Allah’tan af dileyelim.
Özellikle bu üçaylar;
Allah’a, aileye ve millete karşı sorumluluğumuzu hatırlatmalı,
Haram ve zararlı şeylerden uzaklaşmaya vesile olmalı,
Aradaki çekişme ve basit düşünce farklılıklarını gidermeli, aramızda barışın ve hoşgörünün temellerini atmalı,
Birlik, kardeşlik duygularını pekiştirmeli ve ahlaki gelişmeyi sağlamalıdır.
Ayrıca Allah Rasulünün şu duası da bu aylarda sık sık tekrar edilmelidir:
“Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bize mübarek kıl. Bizi de hayırlısıyla Ramazan ayına kavuştur.”[4]

——————————————————————————–

[1] Nesaî, Siyam, 70; Ahmed b.Hanbel, V/201
[2] Nur, 31
[3] Mü’min,60
[4] Ahmed b.Hanbel,1/259

HASTA ZİYARETİ

HASTA ZİYARETİ

Muhterem Müslümanlar!

İslam, hayatın her yönüyle ilgilenmiş insanlara, en doğru ve mükemmel yolu göstermiştir. Hayatı güzelleştirip, yaşanacak hale getirmek için, sosyal ilişkilere büyük bir önem vermiştir. Zira islam: Birlik ve dirlik içinde yaşamayı, karşılıklı sevgi ve saygı ile yardımlaşmayı, bedeni ve ilmi çalışmayı, özde, sözde ve işde, en güzele ulaşmayı, iyiye ve doğruya çağırmayı, kendimiz için istediklerimizi, başkaları için de arzulamayı ve toplum hizmetinde iyi ve güzel şeyler yapmak için yarışmayı, daima ön plana çıkarmıştır. Çünkü onun hedefi insanlar için sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayattır.

Bunun içindir ki islam, toplumu oluşturan bireylere birtakım görevler yüklemiştir. Bunların bir kısmını şöylece sıralayabiliriz: Müslümanların dertleriyle ilgilenmek, muhtaçlara ve düşkünlere yardım etmek, davet edenlerin davetine icabet etmek, cenazelere katılıp dini görevleri yerine getirmek ve hastaları ziyaret etmek.

Hastaları ziyaret etmek, insanların birbirlerine karşı görevlerinden biridir. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) mü’minlerin; hastaları ziyaret etmelerini teşvik etmiş, ziyareti kesenleri uyarmış ve bunu hoş görmemiştir. Ziyaretlerle ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Hastaları ziyaret ediniz, cenazeleri kabirlere kadar ugurlayınız (bu) size Ahireti hatırlatır.”[1] “Kim bir hastayı ziyaret ederse, Allah’ın rahmetine dalmış olur.”[2]

Görülüyor ki sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hasta ziyaretlerine büyük önem vermiştir. O, ashabını ev ev ziyaret etmiş, hal-hatırlarını sorarak, kendilerini memnun etmiştir. Hastalar arasında bir ayrım yapmamış, Müslüman olup olmadıklarına bakmadan herkesi ziyaret etmiştir.

Muhterem Müslümanlar !

Hastalık da sağlık da bizim içindir, insanın, her günü bir değildir. Bazen sağlıklı bazen de hasta olur. Ağrılar sızılar içinde kalır. Gezip gören koşup eğlenen insanlar, yatağa bağlanınca, bu hal onlara çok ağır gelir. Bu nedenle, her gün görüp konuştuğu insanları özler, gelmelerini, kendisini ziyaret etmelerini bekler. Ziyaret, hastalara moral verir, gönüllerini ferah eder. İyileşme gücünü artırır. Bu sebeple, hasta ziyareti mutlaka yapılmalıdır. Hasta ziyaretleri ister evlerde olsun, ister hastanelerde olsun kısa tutulmalı, hastalar sıkıntıya sokulmamalıdır. Onlara üzüntü verecek ulu orta konuşmalar yapılmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), hasta ziyaretinin kısa olmasını tavsiye etmiştir. Hastanın yanına varınca; “Allah şifa versin”, “Sizi iyi gördüm”, “İyiye gidiyorsunuz” şeklinde güzel sözler söylenmelidir. Unutulmamalıdır ki, ayeti kerime de buyurulduğu gibi: “Şifayı veren Allah’tır.”

Hastaya dua edilmeli, onun da duası istenmelidir. Peygamberimiz (s a.v,):
“Bir hastayı ziyaret ettiğin zaman onun duasını iste. Çünkü onun duası meleklerin duası gibidir.”[3] buyurmuştur.

Muhterem Mü’minler!

Ziyaretler güzeldir, iyidir, hasta ziyaretleri daha da güzeldir. Çünkü ziyaretler, hastalara moral verir, sevgi ve dostluğu pekiştirir. Allah’ın rızasına vesile olur. İnsana sevap kazandırır. Bu sebeple hastaları unutmayalım, onları garip bırakmayalım. Mutlaka ziyaret edelim. İhtiyaçları varsa yardım edelim. Bu, insani ve İslami bir görevdir.

——————————————————————————–

[1] Tergib Terc., 6/448
[2] Tergib Terc., 6/456
[3] Tergib Terc., 6/456

DİNİMİZİN EĞİTİME VE ÖĞRETİME VERDİĞİ ÖNEM

DİNİMİZİN EĞİTİME VE ÖĞRETİME VERDİĞİ ÖNEM

Muhterem Cemaat!

Bir adı da terbiye olan eğitim, insan için en önemli faaliyettir. Peygamberler bunun için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir. Erdemli filozoflar da hep buna hizmet etmiştir.

Nitekim Sevgili Peygamberimiz:”Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” buyurmuş;Cenab-ı Hak da Sevgili kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e hitapla:”Sen gerçekten yüksek bir ahlak üzere bulunuyorsun” buyurmuştur.

Muhterem Cemaat!

Eğitimin hedefi insana, kendine lazım olan bilgiyi vermek; ona hayatta lazım olacak beceriyi kazandırmak; onu yüksek manevî değerlere sahip kılmak; kötü alışkanlıklardan korumak; ona iyi alışkanlıklar kazandırmaktır.

Bu nerede olacak?

Ailede, okulda, işbaşında, askerde, çevrede… Her yerde!

Muhterem Cemaat!

Aynı yaştaki çocukların eğitim yeri demek olan her seviyedeki okullar, insanların eğitim ve öğretimi için en elverişli kurumlardır. Yaşa göre gerekli bilgiler topluca orada kazanılır; emsal-akran arkadaşlığı oralarda kurulur; büyük-küçük sevgisi yanında  kurallara ve karşılıklı haklara saygı oralarda alışkanlık haline getirilir.

Muhterem Cemaat!

Dinimiz beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi öğütlemiş; ilim Çin’de de olsa alınız, buyurmuştur.

İnsanları tarağın dişleri gibi aynı seviyede eşit sayan dinimiz:”Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”  buyurmak suretiyle ilim sahiplerinin bilgisizlerden üstün olduğunu hatırlatmıştır. Hz.  Ali, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” demiştir. Ayrıca, alimlerin mürekkebinin şehitlerin kanı ile eşdeğerde olduğu bildirilmiştir.

Muhterem Cemaat!

Dinimize göre bu derece önemli olan ilim ve ona götüren öğretim ve eğitime gereken önemi göstermeliyiz.

Çocuğumuzu okula hazırlamalı, okul ihtiyaçlarını karşılamalı, varsa okulun ihtiyaçlarının karşılanmasına bile katkıda bulunmalıyız.

Dinimiz bize sadece din ilimlerini değil, müsbet ilimleri de öğrenmeyi emretmiş; insanın meleklere olan üstünlüğünü, insanoğlunun sahip kılındığı ilme bağlamıştır. Bu ilmi ise eşyanın tabiatını, yani eşyanın fizik ve kimya özelliklerini tanıyıp onlardan bileşikler, elementler elde etmek suretiyle değerlendirme ve yararlanma olarak açıklamıştır.

İnsanın şerefli bir varlık olduğunu bildiren ayet, onun karada ve denizde vasıtaya bindirildiğine işaret etmiştir.

Unutmayalım ki kainatta vasıtaya binen varlık yalnız insandır. Başlangıçta merkebe, katıra, ata, deveye binmiş; zamanla gemiye, arabaya… binmiş; şimdi de otomobile, trene ve uçağa-helikoptere binmektedir. İnsanoğlu, eşyanın tabiatın; keşfetme sayesinde bugün feza çağına ulaşmıştır.

Muhterem Cemaat!

Bütün bunlar, insanın, insan olma özelliğini ortaya koyması faaliyetidir. Biz çocuklarımıza hem dini değerlerimizi öğreteceğiz, hem de modern ilimlerde, hatta çağın ilerisine geçmelerine yardımcı olacağız. Bunun için eğitime önem verecek; bunun için okullara, öğretmenlere önem ve değer vereceğiz.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.