Bari sen ağlama çocuk! – Nihat Hatipoğlu

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr

Bari sen ağlama çocuk! – Nihat Hatipoğlu

ANKARA’dayım. Gecenin geç saatleri. Kitap okuyorum. Dışarıda bir tıkırtı. Pencereye yöneldim. Dışarıda çöp yığınları. Henüz çöp arabası gelmemiş. Birazdan gelecek.

Başına, iğreti bir paltonun kapüşonunu geçirmiş bir kadın. Elli yaşlarının altında değil. Çöpü karıştırıyor. Anladım ki bir şeyler arıyor. Dikkat ettim, mukavva kutuları ve gazete káğıtlarını topluyor. Orada bir çuval, var ona istifliyor. Belli ki utanıyor. Sağına soluna bakınıyor. Pek alışkın değil yaptığı işe. Belki de kimse görmesin diye o saatleri seçmiş.

* * *

Pencereyi açıp konuşmak istedim. En azından bir şeyler verebileyim diye. Son anda vazgeçtim. Kendini gizlemeye çalışan bu hanımefendinin, bu asil kadının sırrını deşifre etmekten utandım. Geri çekildim. Sandalyeye çöktüm. Bir daha bakmadım. Sonra ne yaptı bilmiyorum. Bilmek istemedim, görmek istemedim. Muhtemel ki çuvalı sırtlayıp karanlıkta kaybolmuştur. Geldiği yere, gidemediğimiz o yere gitmiştir.

Acaba gittiği yerde ne vardı? Üşüyen çocuklar mı, soğuk bir oda mı, sobada tutuşacak kutunun ısısında ayaklarını ısıtacak yavrular mı? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Sadece utandığımı, sıkıldığımı, çaresizce göğe baktığımı hatırlıyorum.

Simit satan çocukları gördüğümde hep içim yanmıştır. Erken yaşta yüzlerine çizgi değmiş çocukları gördüğümde çocukluğunu yaşayamayan bu yavrulara gıpta etmişimdir. Sorumluluklarına, insanlıklarına. Ama aynı zamanda utanmışımdır, onların bu yükü taşıma zorunda oluşlarına. Yükün ağırlığını, sırtımda hissetmişimdir. Öğrencilik yıllarımda “elleri soğuktan büzülmüş/gözyaşları yanaklarında donmuş/saçlarını rüzgára kaptırmış çocuk” dizelerini kaleme aldığım mahalli gazetedeki dünyamdan bugüne ne değişti ki!

Ya patronundan tokat yiyen çırak! Belki eğitimden uzak kalmanın ilk gerçek tokadını o gün hisseden çocuğun yüreğinde, darmadağın olan oyuncaklarını ne kadar tamir edebiliriz ki! Keşke demişimdir, suratımı uzatabilseydim o tokada. Çocuk yiyeceğine o tokadı, keşke onun yerine benim yüzüm yansaydı. Senden de utanıyorum çocuk. Hayata erken başlayan, eksi başlayan, eksik başlayan çocuk. Sen bizi affeder misin bilmiyorum, ama biz kendimizi hiç affetmeyeceğiz.

Ya, savaşan dünyanın mazlum çocukları. Patlayan bombaların, mayınların, patlamamış roketlerin ciddiyetini anlayamadan, onları oyuncaktan ayıramadan bu dünyadan ayrılan çocuklar… Çocukluğunu yaşayamadan, çocukların cennetine misafir olan çocuklar… Hz. İbrahim’in, Hz. Peygamber’in misafiri olurlarmış o çocuklar. Öyle olacaklarmış. Tek tesellimiz bu ya! Biliyorum, kırdığımız oyuncaklarını orada sapasağlam bulacaklar. Bir daha hiç kırılmayacak oyuncakları, hiç. Doğru, bari siz ağlamayın, bari siz ağlatmayın.

* * *

Güzel bir vitrin. Hayli para harcanmış. Vitrinin hemen önünde, dışarıya bakan kenarında yemeğimizi bekliyoruz. Yeni lokantalar sokakla iç içe ya. Daha da bir reklam kokuyor. Biraz sonra nefis kokan bir kebap. Görüntüsü kokusundan daha güzel. İştah açıcı. Elimde çatalım. Yiyeceğim. Gözüm bir an sokağa kaydı. Yarım metre önümden geçerken, önümdeki yemeğe gülümseyen, iştahla bakan bir çocuk.

Belli ki okuldan eve dönüyor. Okul dönüşü. Belli ki karnı aç. Çocuk gitti. Ama gözleri orada kaldı. Vitrinde. Camda. Taa içimde. Yapabildiğim tek şey ayağa kalkmaktı. Kalktım. Tabağımı daha içerideki masaya taşıdım. Sonra yemeğimi yedim. Yemek denebilirse tabii. Senden de özür diliyorum çocuk. Senden de. Sana da mahcubum.

* * *

Tam bir çapraz değil mi? Hislerimizin dibe vurduğu anlardır bunlar. Med ve cezir depremlerinin çalkaladığı bir anafor sanki. En daraldığım bu yerde sevgi sultanının, peygamberimin Medine’sine atıyorum kendimi. Orada bulduğum teselli, ancak gece yarısı mukavva toplayan kadının depreminden, şokundan bir an alıyor beni. Efendimiz (SAV) namaz kılıyor. Cemaat arkasında. O gün namazda uzun sure okuyacak. Niyeti böyle. Derken birden bir çocuk ağlaması. Kesilmiyor.

Hazreti Peygamber (SAV) namazı kısa surelerle kıldırıyor. Selam veriyor. “Ağlayan çocuğa derman olun” buyuruyor. Sahabe, “Neden kısa süre okudunuz?” dediklerinde şu cevabı veriyor: “Çocuğun ağladığını görünce anladım ki annesi de bizimle namaz kılıyor. Anne üzülmesin diye.” Çocuk daha çok ağlamasın diye. İşte bunun için kısa süre okumuş sevgili Peygamberim (SAV). Bir tek teselli, Sen’i ve Sen’in bize tebliğ ettiğin Kuran’ı doğru anlamakta kaldı efendim. Belki dünya çocuklarının, tüm çocukların gözyaşlarını o zaman dindiririz.

NOT: Salı geceleri 23.00 sonrası Star TV’de Dosta Doğru’daki programımız devam etmekte.

SORALIM ÖĞRENELİM

Avcılık dinimizce yasak mıdır?

Meryem SALİHOĞLU/İZMİR

Dinimizin temel ilkesi merhamet ve rahmettir. Yüce rabbimizin yarattığı bütün güzellikleri doğru kullanmak asli görevimizdir. Bu nedenle de hiçbir fayda sağlamayan, sırf hayvanlara eziyet etmek ve eğlenmek için yapılan avlanmalar dinimizin temel ilkeleriyle çelişir. Eti yenen hayvanların eti için, eti yenmeyen hayvanların ise deri, kıl ve diğer kısımları için ya da zararlı olanlarının zararından korunmak için avlanmaları caizdir. Ancak burada da ekolojik dengeyi bozmamak için konmuş olan yasaklara riayet etmek lazım.

Sigara haram mıdır?

Nurettin AYDIN/MUŞ

Sigara konusunda çağdaş İslam alimleri üç görüş etrafında odaklaşmışlardır. Bunları kısaca belirtelim.

1- Pipo, sigara ve nargile gibi (uyuşturucu olmayan, sarhoş edicilik özelliği olmayan) maddeler hakkında dinin yasaklayıcı açık bir hükmü yoktur. Bu nedenle de mübahtır (sakıncasızdır).

2- Bu gruba göre, sigaraya haram denemez ama en azından mekruhtur.

3- Özellikle tiryakilik oluşturacak derecedeki alışkanlık, ayrıca ekonomik açıdan ve sağlık yönünden oluşturduğu yıkım itibarıyla haram diyen görüş.

Bu maddeler üzerinde uzunca konuşulabilir. Ama bu görüşlerin her birine saygı duymakla beraber ikinci maddedeki görüş daha makul sayılmaktadır. Sigaraya, içki gibi haram demek mümkün değildir. Fakat birçok olumsuzluğundan dolayı sigara içmek mekruhtur diyebiliriz.

Evlilikte sevgi mi, vefa mı? – Nihat Hatipoğlu

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr

Evlilikte sevgi mi, vefa mı? – Nihat Hatipoğlu

BİZ evliliği, Peygamberimizin sünnetidir diye biliyoruz. Bu söz doğrudur, ama evlilik kurumu bu cümleyle özetlenemez. Evet, eğer “sünnet” kavramını Peygamberimizin yolu olarak tarif edersek bu genelleme doğrudur. Ama “fıkhi bir kavram olarak” sorumluluğun boyutu anlamında kullandığımızda, yaptığımız genelleme yetersiz kalır. Yani ne demek? Aslında anlatmaya çalıştığımız şudur:
Kişi evlenmediğinde gayri meşruluğa, yasaklanmış ilişkiye düşeceğinden kesin olarak eminse, evlenmek onun için farz olur, dini bir zorunluluk haline gelir. Evlendiğinde eşine, çocuklarına zulüm edeceğinden eminse, ona da evlilik haram veya en azından mekruh (dinin hoş görmediği) bir hale dönüşür.

Ama böyle bir endişe yoksa evlilik; sünnet, müstehap, mendup gibi teşvik kavramlarıyla ifade edilebilir.

* * *

Peki bu durumda boşanma nedir? Dinin boşanmaya bakışı nasıldır?

Dilerseniz bunun cevabını bulalım, sonra da bugünlerde çoğalan boşanma olaylarını ele alalım, nerelerde hatalar yapıyoruz, bunun üzerinde duralım.

Dinimiz evlenmeyi teşvik ettiği gibi, boşanmayı da zorlaştırır. Bu konuda orta yolu tercih eder. Bazı dinler evlenmeyi hoş görmez, yasaklar. Bazıları da boşanmaya karşıdır. İslam dini ise denge, itidal ve orta yolu bulur. Boşanmayı hoş görmez ama yasaklamaz da. Zorlaştırır, zorlar ve bağı kopartmamaya yönelik tavır alır. Ama kapıyı açık bırakır. Öyle ya, bir evlilik çekilmez hale gelir, yürümez, iki tarafı da hayattan koparacak hale gelirse inat etmenin faydası yoktur.

İslam, sebepsiz boşamaları hoş görmez. Evlilikle oynamayı onaylamaz. Evlilik bağını mukaddes olarak görür. “Başladığın bir bağı koparma, devam ettir, zorla kendini” der. Evlilik bağını öylesine sıkılaştırır ki, Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur:

“Allah katında en sevilmeyen helal, boşanmadır!”

Kur’an-ı Kerim boşanmalarda yükü erkeğe havale ederek bir anlamda erkeği cezalandırır. Öyle ya, hangi erkek, kendini bilen hangi insan eşiyle bağını koparır, çok önemli bir gerekçe olmadıkça? Çünkü boşandığı eş, yarın en tabii hakkını kullanarak başka biriyle yeni bir aile kurabilecektir. Çocuklarına da başkası babalık edecektir!

İslam, kadına da kendini kocasından boşama yetkisi vermiştir. Resmi olarak mahkemede zaten her iki taraf da nikáhı bitirme hakkına sahiptir. Ama bütün bunlardan daha önemli olanı, bu noktaya gelinmeden evliliği kurtaracak girişimlerde bulunmak, orta yolu bulmak için gayret sarf etmektir.

Boşanmalar maalesef günden güne çoğalıyor. Yanlış evlilikler, tüketimdeki dengesizlik, hayata dair hedeflerin çeşitlenmesi, başlamış birçok evliliği daha birinci yılında sona erdirmekte. Hatta 20, 30 yıllık evliliklerin bile sarsıldığını görüyoruz. Reklama yönelik, içi boş evlilik ve boşanmalar hariç, samimi insanlara nedenleri sorulduğunda çoğu kez şu cevap veriliyor:

“Heyecanımı kaybettim, artık sevmiyorum, aşkım bitti!”

Evliliği bu kavramlara, bu duygulara kurban etmek çıkış yolu mudur?

Uygun mudur?

Yakışık alır mı?

Ortada kalan bir eş, küçükten büyüğe yaşları farklı çocuklar, bu enkaz üzerine kurulacak ama sonunun ne olacağı az çok belli olan yeni evlilikler…

Dağılmış ailelerde en büyük vurgunu, en ciddi darbeyi çocuklar yiyor. Yaşamasına rağmen ortada olmayan bir baba, annelik yapamayan mağdur bir anne (veya tam zıddı), sevgiden yoksun çocuklar.

Bu bir yıkım değil mi? Dağılmışlık, savrulmuşluk ve savurganlık değil mi? Ciddi bir tehlikenin sinyalleri değil mi?

* * *

Hangi noktaya geldiğimizi görmek için TV’lerdeki sabah ve akşamüstü kuşaklarındaki programlara biraz göz atmak yetip de artmıyor mu? Tam 30 senedir babasını görmemiş çocuklar, bilmem kaçıncı kez evlilik yapan insanlar…

Mahkeme salonlarına gitmeye hazırlananlara bir soru sormayı istiyorum, evraka imza atmadan önce: Vefanız, evlenirken evlilik evrakına attığınız imzadan ve evlenirken verdiğiniz sözlerden, kaybettim dediğiniz heyecanınızdan ve aşkınızdan daha mı az önemli?
SORALIM ÖĞRENELİM

“Loğusa olarak ölen kadının şehit olduğunu duyduk, doğru mudur?”

S.M./GAZİANTEP

Sevgili Peygamberimiz, Allah yolunda vatanını korurken ölenlerin dışında, 7 grup insanın da şehitlere verilen bazı nimetlerden yararlanacak şekilde, şehit kabul edildiğini belirtir. Loğusa iken (hamile iken) ölen kadın da bu gruplar içinde zikredilmiştir. İslam bu ölçüsüyle kadınlara ve özellikle de bebek bekleyen annelere daha çok toleranslı davranmamız gerektiğini göstermiş oluyor.

“Annem 20 gün önce vefat etti. Mevlit okutmak için 52. gününü nasıl hesaplayacağız? Öldüğü günden itibaren mi sayacağız, yoksa bir sonraki günden itibaren mi?”

Arif SAYGI/İSTANBUL

Annenize rahmet dileriz. Ölenlerin arkasından iyilik yapmak, dua etmek, Kur’an-ı Kerim okumak, fakirleri sevindirmek veya mevlit okutmak için 40. veya 52. günü beklemek gerekmiyor. Esasen “52. gün şunlar yapılır” diye bir emir veya tavsiye de yoktur. Bu türden rakamsal karşılıklar, bizlere başka kültürlerden girmiş geleneklerdir. Yukarıda saydığımız güzel eylemleri dilediğiniz her vakit yapabilirsiniz.

“Sabah namazını kılmak için ezanı beklemem lazım mı?”

Fatma YAYLACI/TEKİRDAĞ

Hayır, şart değildir. Takvimlerdeki imsak vaktine bakınız. O saat geldiği anda sabah namazının vakti girmiş demektir. Ezanın okunmasını beklemeden namazınızı kılabilirsiniz.

Eşinize sırrınızı fısıldayın! – Nihat Hatipoğlu

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr

Eşinize sırrınızı fısıldayın! – Nihat Hatipoğlu

EŞ bazen babadan ve anneden daha yakındır. Öyle değil mi? Kişi eşine söylediği, fısıldadığı bazı sırlarını anne ve baba ile paylaşamayabilir.

Kur’an-ı Kerim bu gerçeği çok manidar bir tanımla hayatımız katar. Ayet-i kerime, “Karı ve koca birbirlerine örtüdürler” der. Ayet şöyledir: “Onlar (kadınlar) size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz!” (Bakara 187).

Ayet çok zarif bir ifadeyle, karı koca arasındaki ilişkinin karakterini ortaya koyar. Elbise ve örtü nasıl soğuk ve sıcaktan korur, sırları ve kusurları örterse, eşler de aynen böyle olmalılar. Örtü geceyi simgeler. Birbirinizin sırrını, ayıbını, açığını deşifre etmeyin, aksine birbirinizi gece karanlığı gibi örtün anlamını da çıkarma imkánı bulabiliriz.

* * *

Dinimiz bizden bunu istiyor. Ama biz bu konuları da magazinleştirmekten, aile sırlarımızı, ilişkimizi uluorta tartışmaktan uzak durmuyoruz. En mahrem bilgileri, olayları, sırları, ekranlarda, sokaklarda, her türlü sohbet ortamında konuşmaya başlıyoruz. Hatta insanların bir kısmı boşandıkları eşlerinin mahrem görüntülerini internet ortamında yayınlamaktan sakınmıyorlar. Korkunç bir tatminsizlik, hazımsızlık ve dağılmışlık değil mi?

* * *

Sosyolog ve psikologların işin bu boyutu üzerinde durmaları, olgun tahlillerde bulunmaları gerekiyor. Tabii ya, bunu sağlıklı bir kişilikle izah imkánı var mı? Bu yaşananlar birer vicdani travma değil mi? Bizler ise bu yaşananları tedavi edecek noktada mıyız, yoksa yeni olayların, tecrübelerin deşifre edilmesine katkıda bulunacak yerde miyiz?

Peygamberimiz (SAV) erdemden en uzak erkeği tarif ederken; geceleyin eşiyle arasında geçeni -sırları-, sabahleyin arkadaşlarıyla paylaşan kişi olarak tanımlar.

Eşler birbirlerini sevmeli, korumalı ve sahiplenmeliler. Hiçbir evlilik kuşku ve korku üzerine kurulmaz. Hele matematiksel hesaplar üzerine hiç kurulmaz. Yarın ne olacak, eşim benim şu eksiğimi yarın bana karşı kullanır mı diye başlayan bir evlilik aslında hiç başlamamış sayılır. Tam aksine erkek kadının, kadın erkeğin; izzet, namus, kişilik, karakter, sevecenlik, vefa, saygı, sevgi, doğruluk, şeffaflık ve merhametinden en ufak bir kuşku duymamalıdır. Böyle bir kuşku varsa, belki o evlilik hiç olmamalıdır. Olsa bile, devam etmesi mümkün değildir.

Eşinizi önemseyin. Onu sevin. Ona güvenin. Onunla sırrınızı paylaşın. Vereceğiniz bir gül, ucuz ama manidar bir ufak yüzüğün eşinizin yüzünde meydana getireceği tebessüm az mı önemli? Bazen eşimizle beraber sofrayı kaldırmak veya küçük bir hizmeti onunla paylaşıp yükünü hafifleştirmek kötü mü?

* * *

Peygamberimiz (SAV); elbisesini yamalar, içeceği suyu kendisi alır, eşine yardım ederdi. Onları dinler, bazen en zor kararlarda onlara danışırdı. Gece namazına kalktığında eşini de uyandırır, “Hadi yüce Allah’a yönelelim!” derdi. Bazı hatalarını görmezden gelir, sinirli hallerini sinesine çekerdi. Tebessümünü esirgemezdi. “En iyiniz, eşine en merhametli ve iyi ahlaklı olanınızdır” derdi.

Ne dersiniz? Şöyle diyebilir miyiz? Birbirini zorlayan, boşanmak için bahaneler arayan, birbirine güvenmeyen çiftler ancak sağlam bir eğitim, inanç, hoşgörü ve güvenle yaralarına çözüm bulabilirler.

SORALIM

Normal yollarda çocuk sahibi olamayanların tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olmalarında herhangi bir sakınca var mıdır?

M.A./SAKARYA

Konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun görüşü şu şekildedir: “Normal yollarla gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde; döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikáhlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması; döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi; bu işlemin, gerek anne-babanın, gerek doğacak çocuğun maddi, ruhi ve akli sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olması şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslami hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir. Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanması ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir.”

Elbiseme kolonya döküldü, bu durumda namaz kılabilir miyim?

Şule ALKAN/MUĞLA

Ebu Hanife’ye göre kolonya ve ispirto necis (pis) değildir. İçilmesi dışında kolonyanın alım-satımında temizlik ve başka işlerde kullanılması sakıncalı değildir. Vücuduna veya elbisesine kolonya dökülen bir kimsenin, bu kısımları yıkamadan namaz kılması caizdir.

Kısa kollu gömlekle namaz kılabilir miyim?

Ahmet FAKİLİ/ANKARA

Erkeğin kısa kollu gömlekle namaz kılması sakıncalı değildir.

Sen onun kalbini mi yardın? – Nihat Hatipoğlu

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr

Sen onun kalbini mi yardın?

MEDİNE’ye dönen askerler Hz. Peygamber’in karşısındadır. Sevgili peygamberimiz son derece sinirlidir. Arkadaşları O’nu böyle görmeye pek alışık değillerdir. Ama o bir olaya odaklanmış, cevabını beklemektedir.

Olay önemlidir, çünkü Hz. Peygamber dönemindeki her olay ve O’nun her olaya karşı takındığı tavır, sonrakiler için bir ölçü oluşturacaktır. Bu yüzden hassas, onun için ısrarlı…

Karşısına aldığı delikanlı daha 18 yaşlarında. Belki biraz az, belki biraz fazla. O aslında yanlışlık yapanları karşısına koyup doğrudan hedef almazdı. O’nun tarzı değildi bu zira. Bir hata gördüğünde “Bazılarına ne oluyor ki, şöyle şöyle yapıyorlar” tarzında konuşurdu. Tenkidini genele yayar, olayları kişiselleştirmezdi. Ama bu sefer farklıydı ve yanlış yapanı karşısına almıştı. Üstelik bu delikanlı, O’nun çok sevdiği, canı kadar sevdiği bir delikanlı olan Hz. Zeyd’in oğlu Hz. Usame idi. Geleceği parlak, tanınan ve sevilen bir delikanlı.

* * *

Peygamberimizin tepkisini çeken olay şöyle gelişmişti:

Hz. Usame ve arkadaşları bir seferdeyken, düşmanla karşılaşırlar. Sürtüşme çıkar ve bu esnada Hz. Usame muhatabıyla boğuşmaya başlar. Rakibini yere düşürür ve tam kılıcını kaldırıp öldürmek üzereyken yerdeki kişi, “Eşhedü enlá ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü – Şahitlik ederim ki Allah birdir ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir!” diye haykırır. Ancak Usame bunu duymazdan gelir ve onu öldürür. Yani bir açıdan, Müslümanlığını ilan etmiş olan birini öldürmüştür. Üstelik merhamet dileyen birinin feryadını da umursamamıştır.

Bugün, dünyadaki savaşların acımasızlığına, bırakınız nizami savaşları, işgal veya baskınlarda dahi ne denli acımasız olunduğuna bakılarak “Ne olur ki, savaşın mantığı içinde gerekeni yapmış” diyenler olabilir belki. Ama öyle değil. Çünkü Allah’ın Elçisi’ne göre bir sahabe, başkaları gibi olmamalıydı. Onun ilkeleri vardı. Merhamet sunan bir peygamberi tanıyordu. O’nun ve Kutsal Kitab’ın “Öldürmeyin, yaşatın; işkence etmeyin, bağışlayın; düşürmeyin, düşeni kaldırın; nefret ettirmeyin, sevdirin; zorlaştırmayın, kolaylaştırın; savaşta olsanız bile çocuk, kadın, ihtiyar, din adamı ve savaşa girmemişleri öldürmeyin; ot yakmayın; ağaç kesmeyin; anlaşma şansı tanımadan saldırmayın” dediğini iyi biliyordu. Onun bu yanlışlığı yapmaması gerekiyordu.

İşte Hz. Peygamber (SAV) bundan ötürü ona soruyordu. Eğer susmuş olsaydı, Zeyd’in oğlunun bu tavrını bir anlamda hoş karşılamış olacaktı. Bu yüzden Hz. Peygamber burada toleranssızdı. Şimdi sorguluyordu işte. Hem de en sevdiğinin oğlu olduğuna bakmadan. Hem de çok değer verdiği bir genç olduğuna hiç bakmadan!

Hz. Zeyd’in oğlu Usame huzurdadır, Peygamberimizin huzurunda. Soruyordu Hz. Peygamber:

“Sen ‘Allah birdir’ diyen birini mi öldürdün?”

Bunu ısrarla ve üst üste soruyordu.

“Sen, imanını ilan eden birini mi öldürdün?”

Zeyd’in oğlu sıkıntı içindedir. Kendini müdafaa etmeye başlar. Şöyle der:

“Ey Allah’ın Resulü! Ama o bunu korkudan söyledi. Öldürüleceğini anladığı için söyledi!”

Savunma böyleydi ama Merhamet Peygamberi’nin sorgu ve hiddeti dinmiyordu. Dönüyor ve Hz. Zeyd’in oğluna şu çarpıcı soruyu soruyordu. Sadece ona değil, bütün çağların insanlarına:

“Ne o, onun kalbini mi yardın? Nereden biliyorsun bunu? O halde kalbini yarsana ya!”

Peygamberimizin sözleri Medine atmosferinde yankı buluyordu.

Bugün bile o yankıyı içimizde hissediyoruz. Yani diyordu Peygamber, “Nereden biliyorsun? Yoksa niyet okumaya mı başladınız? Siz, niyet okumaya, insanların inancını tartmaya, Allah’ın bildiği sırrı bilmeye memur değilsiniz! Siz affetmeye, bağışlamaya, rahmet etmeye zorunlusunuz. İç álemlerin hesabı size değil, Yüce Allah’a aittir!”

Peygamberimiz bu cümleyi öylesine tekrar edecektir ki, Hz. Usame sonraları şöyle itiraf edecektir:

“Keşke o güne kadar değil de, ondan sonra Müslüman olmuş olsaydım ve bu ağır sorumluluk altında ezilmeseydim!”

* * *

Evet, bu bir itiraftı. Bu, mesajın en derinlere kadar işlendiğinin ilanıydı. Zeyd’in oğlu ve ötekiler sarsılıyorlardı. Derin bir korku ve pişmanlık içindeydiler. Savaşın da bir merhamet kapısına dönüşebileceğini, savaşta esas erdemin öldürmek değil, yaşatmak olduğunu anlıyorlardı.

Bugün çocuk öldürenlere, günahsızları parçalayanlara, bebek kurşunlayanlara ne güzel bir derstir bu! Keşke anlayabilseler.

Ama anlamak için önce inanmak, sonra da bilmek gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Ya bunlar yoksa? O zaman ne yapabilirsiniz ki?

Hz. Peygamber’in huzurundan çekilirken son cümle onları bulundukları yere mıhlayacaktı. Efendimiz hatları çok ağır çiziyordu:

“Bakalım, ahirette siz ve ‘Allah birdir’ cümlesi, ne yapacaksınız?”

Yeryüzünü saran acımasızlığa, aymazlığa ve cinayetlere ibret olacak bu ölümsüz dersi duyabilecek var mı acaba?

Ateş çukurunun kenarında mıyız?

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr

Ateş çukurunun kenarında mıyız?

DAHA isimlerini unutmadık. Hepsi birbirlerine ne de çok benziyorlardı. Bıyıkları yeni terlemiş civan, yiğit, dağ gibi delikanlılardı. Kimisinin annesi, kimisinin babası, kimisinin nişanlısı, kimisinin hanımı veya kimisinin kimsesi… Bekliyordu. Hep bekleyecekler…

Canımızı, gençlerimizi toprağa yeni verdik. Doğrudur her birinin kabrinde bir gül olacak. Bahçemsi mezarlarında kanayan rengiyle… Belki gece bülbül ağaran vakte kadar ağlamayacak ama anneleri bir ömür boyu ağlayacak. Seher olmayacak onlara, hiç seher olmayacak. Anneleri için hep zifiri bir karanlık olacak. Kahredici, öldürücü, isyan edici kurşunların vızıltısı bir ömür takip edecek. Her an gencecik vücutları vuran kurşunlar annelerin beyninde kalleşçe vızıldayacak.

* * *

Şehitlere ağlanmazmış. Şehit için ağlanmazmış. Kalleşliğe, vicdansızlığa, tuzağa, çaresizliğe ağlanırmış.

Doğrudur şehide ağlanmaz. Zira Hz. Peygamber (SAV) kucağını onlara açmış beklemektedir. Bekleyecek de. Artık O’na (SAV) misafirsiniz, O’nunla berabersiniz. Peygamber göğsünden sıcağı var mıdır? Bakınız sizi vuran kurşunların hemen ötesinde daha vücudunuz soğumadan Hz. Peygamber (SAV) size kapıyı açtı. “Siz benimlesiniz artık, siz bendensiniz artık” diyor. Sizler duyuyorsunuz; çünkü sizin için perdeler kalktı. Sonsuz bir rahmet bahçesindesiniz.

Bir gece yarısı uzak dağlarda vurulan bizdik. Siz değildiniz çocuklar. Siz hiç vurulmadınız. Yüreklerimizdesiniz, içimizdesiniz, duamızdasınız, dudaklarımızdasınız, gözyaşımızdasınız. Siz yaşındaki çocukların yüzüne baktığımızda yutkunduğumuz yerdesiniz.

Asil bayrağa sarılı vücutlarınız mezarlığa giderken el salladık size. Güle güle dedik. Gidin siz, arkanızdan biz geleceğiz dedik. Belki bizi görmediniz, belki de gördünüz. Ekranların başındaydık. Yutkunduk. En çok gece yarısı orada tuzağa düştüğünüz o yerde yanınızda olamadığımıza yandık. Ona gözyaşı döktük.

Toprağa gömülürken siz, Fatihalarımızı da sizinle gömdük. Şehitler ölmez ki dedik. Evet, siz şehitsiniz. Çünkü siz mazlumdunuz, asil bir niyetle oradaydınız. Annenizi, eşinizi, çocuğunuzu özlüyordunuz. Sinsice vuruldunuz. Allah’ınız, kitabınız, peygamberiniz, kıbleniz, ezanınız, secdeniz, orucunuz, bayrağa aşkınız vardı. Sevdanız vardı. Vatan borcu namustur demiştiniz. Sizi böyle gömdük. Gelemezsek de mezarlarınıza. Birkaç damla su dökemesek de o toprağınıza, bilin ki yağmurları yerimize vekil kıldık. Siz ağlar mısınız yerimize o topraklara dedik.

Uşaklıydınız, Eskişehirliydiniz, Karslıydınız, Adıyamanlıydınız, Gaziantepliydiniz, Afyonluydunuz, Orduluydunuz, Konyalıydınız, yan yanaydınız… Şimdi ahirette cennet bahçesinde inşallah yan yanasınız. Çanakkale ovasındaki şehitlere ne kadar da benziyorsunuz. Oraya bir bakın hele, Ankaralı, Mardinli, Ordulu, Diyarbakırlı, Sinoplu hep yan yanalar. “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sözünü doğrulayacak bundan daha açık belge olabilir mi?

Bugün Kur’án’ın şu áyetini yeniden okuma günüdür:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’án’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz! (Ál-i İmran 103)”

* * *

Evet yeniden ateş çukurunun kenarına itilmek isteniyoruz. Karanlık günlere, kaosa sürüklenmek isteniyoruz. Biz zamanında kendimizi oradan kurtarmıştık. Müslüman olarak, birbirimizle kucaklaşarak, birbirimizi severek, birbirimiz için ölerek. Düşmana karşı kucak kucağa savaşarak. Bu toprağın çocukları olarak Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, sağcı, solcu, Sünni, Alevi ve hatta başka din mensubu da omuz omuza bu bayrak uğruna kanımızı dökmüştük.

İşte Çanakkale orada, işte Kıbrıs burada. Şimdi askerimizi vuran sinsi plan işte bu müthiş birliği kırmak istiyor. Oyunlara gelmemeliyiz. Kardeş olmalıyız. Bu ülkede her aile bu unsurların iç içe olduğunun farkında olarak. Bilmek zorundayız ki bizim birliğimiz, bütünlüğümüz, sağduyumuz bütün silahlardan daha büyük bir silahtır. Kimsenin elinde olmayan en güçlü silah. Evet akıllı adamların, makul adamların, bağrı en yanık olanların, bu ülkeyi sevenlerin şu Kur’án ayetini haykıracağı gün bu gündür: “Fitne (karışıklık, kaos, dedikodu, fısıltı, tahrik) cinayetten daha beterdir.”

* Her türlü sorunuzu e-posta adresime gönderebilirsiniz.

Onu nasıl toprağa koydunuz!

Onu nasıl toprağa koydunuz!

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor.
Res’ul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in hastalığı iyice ağırlaşınca, sıkıntıları da arttı. Ateşi yükseliyordu. Bunu gören Hz. Fátıma:

“Vah babacığım, ne büyük sıkıntıların var!” diye ağlamaya başladı. Peygamber Efendimiz ona, hafifçe gülümseyip:

“Bu günden sonra babanın sıkıntısı kalmayacak” buyurdu. Peygamber Efendimiz, Rabbine aziz ruhunu teslim edince, Hz. Fátıma şöyle ağlamaya başladı:

“Ah benim, Rabbinin davetini kabul edip giden babacığım.

Ah benim, Rabbine bu derece yakın olan babacığım.

Ah benim, durağı Firdevs cenneti olan babacığım.

Ah benim, kara haberini cebráil ile paylaşacağımız babacığım.”

Peygamber Efendimiz defnedildikten sonra, mezardan dönenler içindeki Hz.Enes’i gören Hz. Fátıma, peygamberimize yakın olan bu sahabeye sitem edercesine şunları söyledi.

“Enes! Allah’ın Rasulû’nün üzerine toprak atmaya eliniz nasıl vardı? Buna gönlünüz nasıl razı oldu?”

Hz. Fátıma da babasından sonra çok yaşamadı. Henüz çok genç olmasına rağmen, 27 yaşları civarında Peygamberimizin vefatından 6 ay sonra Hz. Fátıma da vefat etti. Hasret bu denli yakıcıydı. Peygamberimizin vefatından 6 ay sonra Medine halkı yine ağlayarak Hz. Fátıma’yı mezarına taşıyorlardı. Tarifi mümkün olmayan bir hasret, bir hüzün, Peygamber şehri Medine’yi çepeçevre kuşatmıştı.

GÜNÜN AYETİ

Resulüm! Sana indirdiğimiz feyiz kaynağı bir kitaptır bu, insanlar ayetlerini incelesin, akıl ve iz’an sahibi kimseler öğüt alsın diye! (Sád 38/29)

GÜNÜN HADİSİ

Numan bin Beşir’in (r.a.) rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor.

“Müminler birbirlerini sevmek, birbirlerine şefkat göstermek ve iyilik yapmakta bir vücut gibidir. O vücudun bir uzvu hastalanırsa, diğer uzuvlarda hastalığın acısını duyar, uykusuzluk ve ateşine iştirak eder.” (Buhari Edep 37, Müslim Birr 66)

GÜNÜN DUASI

Su İçtiğinde Şöyle Buyururdu:

Okunuşu: “El-Hamdulilahi’l-lezi ceelel maefuruten bi rahmetihi ve Lem yec’elhu milhen acácen bi zunibina.”

Anlamı: “İçtiğimiz suyu günahlarımızdan ötürü acı ve tuzlu kılmayıp da tatlı ve güzel kılan Rabbımıza Hamd olsun.”

Yoksa münafık mı oldum! SAHABE çok hassastı.

Yoksa münafık mı oldum! SAHABE çok hassastı.

SAHABE çok hassastı. Efendimizin yanında yetişen bu kutlu nesil kılı kırk yarardı. Peygamber dergáhında yetişen sahabe şöyle diyor:
Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanındaydık, bize öğüt verdi, cehennemden söz etti. Sonra eve geldim, çocuklarla güldüm oynadım, eşimle şakalaştım eğlendim. Deminki halim yoktu. Bu durumum canımı çok sıktı ve kendimi evin dışına sokağa attım.

Yolda ağlayarak giderken Ebu Bekir’e rastladım:

“Neyin var, Hanzala?” diye sordu.

“Hanzala münafık oldu” dedim. Ebu Bekir, “Bu nasıl söz, sen ne diyorsun” diye sordu.

Şöyle dedim:

“Öyle ya, Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunuyoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor; onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz.”

Bunun üzerine Ebu Bekir, “Vallahi biz de aynı durumdayız. Yürü Resul-i Ekrem’e gidelim” dedi. Birlikte yola düştük ve Hz. Peygamber’in huzuruna girdik. Ben, “Ya Rasulullah! Hanzala münafık oldu” dedim.

“Bu ne demek?” buyurdu.

Ben, “Ey Allah’ın Elçisi” dedim. “Yanında bulunduğumuzda bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; biz de onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce bunların çoğunu unutuyoruz.”

Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim, eğer siz, benim yanımda bulunduğunuz hali devam ettirip hep zikirle meşgul olsaydınız, melekler yattığınız yataklarda, yürüdüğünüz yollarda sizinle tokalaşırdı. Fakat ey Hanzala, bir saatinizi ibadete, bir saatinizi dünya işlerine ayırınız.

Peygamber Efendimiz bu sözleri üç defa tekrarladılar.

GÜNÜN AYETİ

Servet ve evlat dünya hayatının süsleridir. Ölümsüz olan erdemli davranışlar ise Rabbinin katında hem mükáfatı daha değerli, hem de ümit bağlamaya daha elverişlidir. (Kehf 18/46)

GÜNÜN HADİSİ

Ebu Hureyre’den (RA) rivayet edildiğine göre Resulullah (SAV) şöyle buyurur:

“Yüce Allah rahmetini yüz parça yaptı. Doksan dokuzunu yanında tutup, bir bölümünü de yeryüzüne indirdi. İşte, bu bir parça rahmetten dolayıdır ki, bütün yaratıklar birbirlerine şefkat ederler. Hatta yavrulu hayvan bile yavrusunu ezmemek için ayağını çeker.” (Müslim, Tevbe 17)

GÜNÜN DUASI

Yemek yediğinde şöyle buyururdu:

Okunuşu: “El-Hamdulilahi’l-lezi etemena ve eşbana. Ve sekana ve ervana ve ceelana müslümine.”

Anlamı: “Bizi yedirip doyuran, su verip suya kandıran ve Müslüman kılan Rabbimize hamd ederiz.”

Peygamber duasındaki bereket

Peygamber duasındaki bereket

HAZRETİ Cabir anlatıyor:
Babam Abdullah İbni Harám, Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştü, geride dokuz kız kardeşim ve bir hayli de borç bırakmıştı.

Borçlular sıkıştırdılar, alacaklarını almak için anlayışlı davranmadılar. Ben de peygamberimize başvurdum; alacaklılarla konuşmasını söyledim. Hurma bahçesinin o yıl verdiği ürünü kabul etmeleri ve borcun geri kalan kısmından vazgeçmeleri konusunda onları ikna etmesini istedim. Peygamberimiz olur dedi ve alacaklılardan bunu istedi, ama hiçbiri kabul etmedi. Bunun üzerine Allah’ın elçisi bana, “Yarın sana geleceğim” buyurdu.

Ertesi sabah Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile birlikte geldi, hurma bahçesini dolaştı, bu arada hurmanın bereketlenmesi için dua etti. Bana da “Hurmaları toplayıp cins cins ayır, iyi hurmaları (acve hurmasını) bir boy, kalitesiz hurmaları bir boy yap. Sonra durumu bana bildir” diye buyurdu.

Dediklerini yapıp durumu ona bildirdim. Hz. Peygamber geldi, hurmaların başına oturdu ve bana, “Haydi herkese alacağını ölçüp ver!” buyurdu.

Ben de hurmaları ölçerek herkese alacağını verdim, hurmalar hiç eksilmemiş gibi öylece duruyordu.

GÜNÜN AYETİ

Kendilerine ulaşmış hiçbir kanıt bulunmadığı halde Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlar, gerek Allah yanında, gerekse müminler yanında büyük bir gazap ile karşılanır. Allah, büyüklük taslayan ve zorbalık yapan her insanın kalbini işte böyle mühürler. (Mümin 40/35)

GÜNÜN HADİSİ

Ebu Hureyre (RA) şöyle rivayet ediyor:

Resulullah (SAV), “Gıybet nedir, bilir misiniz?” diye sordu.

Sahabe, “Allah ve Resulü bunu daha iyi bilir” dedi.

Resulullah (SAV), “Gıybet, bir Müslüman kardeşini onun hoşlanmayacağı şekilde anmaktır” buyurdu.

“Eğer söylediğim şeyler kardeşimde varsa?” denildi

Resulullah (SAV), “Eğer söylediğin hususlar kardeşinde varsa onun gıybetini yapmış, şayet yoksa iftira etmiş olursun” buyurdu. (Müslim, Birr 70; Tirmizi, Birr 23)

GÜNÜN DUASI

Evine girdiğinde şöyle buyururdu:

Okunuşu: “Bismillahi dehelna. Bismillahi herecna ve Alallahi tevekkelna.”

Anlamı: “Allahın adıyla eve girdik. Allah’ın adıyla evden çıktık. Ve sadece Allah’a tevekkül ettik.”

Allah’ım, sana havale ettim

Allah’ım, sana havale ettim

ABDULLAH ibni Mesud (RA) anlatıyor:
Bir gün Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem, Kábe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil ile bazı arkadaşları da orada oturuyorlardı. Derken içlerinden biri, “Şu adama bakın! Hanginiz filanların yeni boğazladıkları devenin döl yatağını (işkembesini), içindeki pisliklerle birlikte alıp getirir ve secdeye vardığı zaman şunun sırtına koyar?” dedi.

Oradakilerin en kötüsü olan Ukbe ibni Ebu Muayt adındaki biri koşup gitti; devenin işkembesini alıp getirdi, Peygamberimiz secde edinceye kadar bekledi ve onu sırtına, iki omzunun arasına koydu.

Ben, bir şey yapmaya gücüm yetmediği için öylece bakıp duruyordum. Ah o zaman elimde bir kuvvet olacaktı ki!.. Onlar birbirinin üzerine devrilerek katıla katıla gülüyorlardı. Resul-i Ekrem ise başını secdeden kaldıramıyordu. Biri gidip, henüz küçük bir çocuk olan Hz. Fatıma’ya durumu haber vermiş. Hz. Fatıma koşarak geldi ve babasının sırtındaki pisliği alıp attı; sonra bunu yapanlara dönüp hakaret etti. Resul-i Ekrem yerinden doğruldu, sonra üç defa “Allah’ım bu Kureyş káfirlerini sana havale ediyorum” dedi.

Orada yapılan duanın kabul edileceğine inandıkları için, kendi aleyhlerinde Hz. Peygamber’in dua etmesi Mekkelilere ağır geldi.

Resul-i Ekrem onların adlarını birer birer sayarak şöyle buyurdu.

“Allah’ım, Ebu Cehil’i sana havale ediyorum, Utbe bin Rebia’yı, Şeybe bin Rebia’yı, Velid ibni Utbe’yi, Umeyye bin Halef’i, Ukbe bin Ebu Muayt’ı sana havale ediyorum.”

O en sert konuştuğunda ancak bu kadarını söylerdi.

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, Resul-i Ekrem’in adlarını saydığı bu kimselerin çoğunun, Bedir savaşından sağ dönmediğini gördüm.

GÜNÜN AYETİ

Seni -ey Peygamber- bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak görevlendirdik. (Ahzab 33/28)

GÜNÜN HADİSİ

Ebu Hureyre (RA), Peygamberimizin (SAV) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Rahim [akrabalık] kelimesi, Allah’ın Rahman isminden gelir. Allah da ‘Kim akraba haklarını yerine getirirse, ben de o kimseye iyilik ve lütufla davranırım. Kim bunu yapmazsa ben ona iyilik ve lütufta bulunmam’ buyurmuştur.” (Buhari, Edep 13; Tirmizi, Birr 16)

GÜNÜN DUASI

Elbise giydiğinde şöyle buyururdu:

Okunuşu: “El-Hamdulillahi’il lezi kesani mauvari bihti avreti ve etecemmelu bifi Fi heyati.”

Anlamı: “Hayatım boyunca beni güzel gösterecek ve edep yerlerimi örtecek elbisemi lütfeden Rabbime hamd ederim.”

Allah’ım, sana havale ettim

Allah’ım, sana havale ettim

ABDULLAH ibni Mesud (RA) anlatıyor:
Bir gün Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem, Kábe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil ile bazı arkadaşları da orada oturuyorlardı. Derken içlerinden biri, “Şu adama bakın! Hanginiz filanların yeni boğazladıkları devenin döl yatağını (işkembesini), içindeki pisliklerle birlikte alıp getirir ve secdeye vardığı zaman şunun sırtına koyar?” dedi.

Oradakilerin en kötüsü olan Ukbe ibni Ebu Muayt adındaki biri koşup gitti; devenin işkembesini alıp getirdi, Peygamberimiz secde edinceye kadar bekledi ve onu sırtına, iki omzunun arasına koydu.

Ben, bir şey yapmaya gücüm yetmediği için öylece bakıp duruyordum. Ah o zaman elimde bir kuvvet olacaktı ki!.. Onlar birbirinin üzerine devrilerek katıla katıla gülüyorlardı. Resul-i Ekrem ise başını secdeden kaldıramıyordu. Biri gidip, henüz küçük bir çocuk olan Hz. Fatıma’ya durumu haber vermiş. Hz. Fatıma koşarak geldi ve babasının sırtındaki pisliği alıp attı; sonra bunu yapanlara dönüp hakaret etti. Resul-i Ekrem yerinden doğruldu, sonra üç defa “Allah’ım bu Kureyş káfirlerini sana havale ediyorum” dedi.

Orada yapılan duanın kabul edileceğine inandıkları için, kendi aleyhlerinde Hz. Peygamber’in dua etmesi Mekkelilere ağır geldi.

Resul-i Ekrem onların adlarını birer birer sayarak şöyle buyurdu.

“Allah’ım, Ebu Cehil’i sana havale ediyorum, Utbe bin Rebia’yı, Şeybe bin Rebia’yı, Velid ibni Utbe’yi, Umeyye bin Halef’i, Ukbe bin Ebu Muayt’ı sana havale ediyorum.”

O en sert konuştuğunda ancak bu kadarını söylerdi.

Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, Resul-i Ekrem’in adlarını saydığı bu kimselerin çoğunun, Bedir savaşından sağ dönmediğini gördüm.

GÜNÜN AYETİ

Seni -ey Peygamber- bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak görevlendirdik. (Ahzab 33/28)

GÜNÜN HADİSİ

Ebu Hureyre (RA), Peygamberimizin (SAV) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Rahim [akrabalık] kelimesi, Allah’ın Rahman isminden gelir. Allah da ‘Kim akraba haklarını yerine getirirse, ben de o kimseye iyilik ve lütufla davranırım. Kim bunu yapmazsa ben ona iyilik ve lütufta bulunmam’ buyurmuştur.” (Buhari, Edep 13; Tirmizi, Birr 16)

GÜNÜN DUASI

Elbise giydiğinde şöyle buyururdu:

Okunuşu: “El-Hamdulillahi’il lezi kesani mauvari bihti avreti ve etecemmelu bifi Fi heyati.”

Anlamı: “Hayatım boyunca beni güzel gösterecek ve edep yerlerimi örtecek elbisemi lütfeden Rabbime hamd ederim.”

« Daha eski yazılar Yeni yazılar »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.