Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene, Tedavi ve Yöntemleri

Orucu Bozan ve Bozmayan  Muayene, Tedavi ve Yöntemleri

Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca hazırlanan  “Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene ve Tedavi Yöntemleri” konusu görüşüldü. Yapılan müzakereler sonucunda;

Birçok kişi, çeşitli sağlık problemleri nedeniyle tedavi görmektedir. Günümüzde Hz. Peygamber döneminde bulunmayan pek çok muayene ve tedavi yöntemleri ortaya çıkmıştır. Tedavi gören hastalardan bir kısmı, tedavi görürken oruç tutmayı da arzulamaktadırlar. Ancak, bu tedavi ve muayene yöntemlerinin oruçlarına zarar verip vermeyeceği konusunda tereddüde düşmekte ve bu konuda Başkanlığımızdan bilgi istemektedirler.

İslâm’ın beş temel esasından biri olan oruç, ayet ve hadislerdeki tanımına göre, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durarak ifa edilen bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de, “Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı (…) Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” buyurulmaktadır. (Bakara, 187) Hz. Peygamber de; “İnsanın oruç dışındaki bütün ameli on mislinden yediyüz misline kadar mükafatlandırılır. Ancak oruç konusunda Yüce Allah, ‘Oruç benim içindir, mükafâtını da ben vereceğim. Kulum benim için yemesini, içmesini ve cinsel arzularını terk etmiştir.’ buyurur” demiştir. (Müslim, Sıyam, 30, H.No: 1151) Buna göre oruç, ibadet niyetiyle yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durmaktan ibarettir ve bunlardan birinin yapılmasıyla oruç bozulur. Bu konuda bütün İslâm bilginleri görüş birliği içindedir. Yemek, içmek ve cinsî münasebet dışındaki konular ise, bunlara kıyaslanarak veya “sıyam” kelimesindeki imsak anlamından hareketle müçtehitler tarafından hükme bağlandığı için,  bu konularda görüş ayrılığına düşmüşlerdir; birçok İslâm bilgini, orucu bozan şeyleri genişletirken, bir kısmı da, sadece ayet ve hadisteki orucun anlamından hareketle, bunları dar tutmuştur.

Yemek, içmek ve cinsî münasebete ek olarak, kendi fiiliyle ağız dolusu kusmak ve hacamat yapmak/yaptırmak dışında orucu bozan herhangi bir şey hadislerde bulunmamaktadır. (bk. İbn Mâce, Sıyam, 18; Ebû Dâvûd, Sıyam, 28; Tirmizî, Savm, 25) Buna karşılık, yıkanmak, ağza su almak (mazmaza), diş fırçalamak (misvak kullanmak), sürme çekmek, eşini öpmek, yağlanmak, koku sürünmek gibi pek çok şeyin orucu bozmayacağı hadislerde yer almaktadır. (bk. Buhârî, Savm, 24, 27; Müslim, Sıyam, 12; Tirmîzî, Savm, 29, 31, 76; İbn Mâce, Sıyam, 17; …)

Oruç, nasıl ifa edileceği, bu ibadeti nelerin bozup bozmayacağı bütün Müslümanlarca bilinmesi gereken bir ibadettir. Bu nedenle Hz. Peygamber’in, diğer ibadetlerde olduğu gibi, orucu bozan başka şeyler olsaydı, bunları da detaylı olarak açıkça belirtmesi, sahabenin de bunu kendilerinden sonraki nesle aktarmaları gerekirdi. Halbuki, yukarıda zikredilenlerin dışında orucu bozan şeyler hakkında, ne sahih, ne zayıf, ne müsnet, ne de mürsel bir hadis rivayet edilmiştir.

Fıkıh kaynaklarımızda orucu bozan şeyler arasında yer alan âmmeye (baştaki derin yaraya) ve câifeye (karındaki derin yaraya) ilaç konulması, hukne yaptırılması gibi bazı hususlar, Hz. Peygamber döneminde de meydana gelmesine ve bütün Müslümanların bununla karşı karşıya kalma ihtimali bulunmasına rağmen, Peygamberimiz’den bunların orucu bozduğuna dair bir rivayet gelmemiştir. Oysa, bütün Müslümanların maruz kalabileceği konularda Peygamber’in açıklamada bulunması, tebliğin gereğidir. Bu itibarla orucu, yalınız Kur’an’ın ve sahih sünnetin açık beyan ettiği yemek, içmek ve cinsî münasebet bozar. Bu da dinimizin oruçtan kastettiği, nefsanî arzulardan ve bedenî alışkanlıklardan uzak durmakla örtüşmektedir.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, orucu bozup bozmayacağı bakımından muayene ve tedavi yöntemleri aşağıdaki şekilde değerlendirilebilir:

a) Astım hastalarının kullandığı sprey

Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağıza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükrük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Halbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması halinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis (Dârimî, Savm, 21) ve İslâm bilginlerinin icmaı vardır. Ayrıca, misvaktan bazı kırıntıların ve kimyevi maddelerin mideye ulaşması kaçınılmaz olduğu halde,  Hz. Peygamber’in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır. (Buharî, Savm, 27; Tirmîzî, Savm, 29) Diğer taraftan, “kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz” kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan bu şeyle oruç bozulmaz.

Bu itibarla astımlı hastaların, sağlığı oruç tutmalarına uygun olup başka bir hastalıkları da yoksa, rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz.

b) Göz damlası

Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20′si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.

c) Burun damlası

Tedavî amacıyla burna damlatılan ilacın bir damlası, yaklaşık 0,06 cm3 tür. Bunun bir kısmı da burun çeperleri tarafından emilmekte, çok az bir kısmı mideye ulaşmaktadır. Bu da, mazmazada olduğu gibi ma’fuv kapsamında değerlendirilebilir.

d) Dil altı

Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz.

e) Endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek

Midedeki hastalığı tespit amacıyla mideyi görüntülemek veya mideden parça almak için yaptırılan endoskopide, ağız yoluyla mideye tıbbî bir cihaz sarkıtılmakta ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonlardaki hastalığı teşhis etmek amacıyla, bağırsak içini görüntülemek veya parça almak için yapılan kolonoskopide, makattan bağırsaklara cihaz gönderilmekte ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonoskopide, hemen daima, endoskopide de genellikle, incelenecek alanın temizliğini sağlamak amacıyla cihaz içinden su verilmektedir.

Endoskopi veya kolonoskopi yaptırmak; makat veya ferçten ultrason çektirmek; yeme, içme anlamına gelmemekle birlikte, çoğunlukla cihaz içinden su verildiği için oruç bozulur.  Ancak söz konusu işlemlerde cihazların kullanımı sırasında sindirim sistemine su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan bir madde girmemesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozmaz.

f) İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması

Mesane ile sindirim organları arasında herhangi bir kanal bulunmadığından, idrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılan ilaçlar orucu bozmaz.

g) Anestezi

Acı ileten sinir yolları üzerinde iletimin değişik seviyelerde engellenmesi anestezi oluşturmaktadır. Lokal, bölgesel ve genel anestezi olmak üzere, üç türlü anestezi vardır. Küçük ameliyatlarda ameliyat bölgesinin yakın çevresine iletimi engelleyen ilaçların verilmesi ile oluşan anesteziye lokal anestezi denir. Vücudun daha geniş bölgeleri, örneğin belden aşağısı veya bir yarısı iletimin omurilik düzeyinde engellenmesi için omuriliğe veya omuriliğe varmadan geniş bir sinir grubunun oluşturduğu bağlantı yerleri üzerine ilaç verilerek oluşturulan anesteziye bölgesel anestezi denir. Hastanın uyutulup ağrının duyulması beyin düzeyinde engellenirse bu tür anesteziye genel anestezi denir.

Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme-içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.

h) Kulak damlası ve kulağın yıkattırılması

Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya ilaç boğaza ulaşmaz. Bu nedenle kulağa damlatılan ilaç veya kulağın yıkattırılması orucu bozmaz.

Kulak zarında delik bulunsa bile, kulağa damlatılan ilaç, kulak içerisinde emileceği için, ilaç ya hiç mideye ulaşmayacak ya da çok azı ulaşacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu miktar oruçta affedilmiştir. Ancak kulak zarının delik olması durumunda, kulak yıkattırılırken suyun mideye ulaşması mümkündür. Bu itibarla, orucu bozacak kadar suyun mideye ulaşması halinde oruç bozulur.

i) Fitil kullanmak, lavman yaptırmak

Ağrı kesici, ateş düşürücü olarak veya diğer bazı amaçlarla makattan; mantar ve bazı kadın hastalıklarının tedavisinde ferçten fitil kullanılmaktadır. Lavman, tıbbî operasyon öncesi veya kabızlıkta kalın bağırsak da bulunan dışkının, anüsten içeriye, sıvı verilerek dışarı çıkarılmasıdır.

Sindirim sistemi, ağızla başlayıp anüsle sona eren, sindirim borusu ile sindirim bezlerinden oluşur. Sindirim borusu ise, ağızla başlar. Ağzın gerisinde yutak bulunur. Sonra yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs gelir. Sindirim ince bağırsaklarda tamamlanmaktadır. Kalın bağırsaklarda ise, sadece su, glikoz ve bazı tuzlar emilmektedir. Kadının ferci ile sindirim sistemleri arasında ise bir bağlantı bulunmamaktadır.

Bu itibarla kadınların fercinden kullanılan fitiller, orucu bozmaz. Makattan kullanılan fitiller ise, her ne kadar sindirim sistemine dahil olmakta ise de, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı, fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı ve makattan fitil almak yemek ve içmek anlamına gelmediği için, orucu bozmaz.

Lavman yaptırmak konusunda ise, iki durum söz konusudur; kalın bağırsaklarda su, glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içeren sıvının bağırsaklara verilmesi veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde verilen suyun bağırsakta kalması durumunda oruç bozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi durumunda, verilen su ile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkının dışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen su da, çok az olduğu için oruç bozulmaz.

j) İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek

İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir.

k) Diyaliz

Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.

Periton diyalizi, karın boşluğuna verilen özel bir solüsyon aracılığı ile, hastanın kendi karın zarı kullanılarak kanın zararlı maddelerden arındırılması ve sıvı dengesinin sağlanması işlemidir.  Hemodiyaliz ise, kanın vücut dışında bir makina yardımı ile temizlenip vücuda geri verilmesi işlemidir.  Kan bir iğne aracılığı ile hastanın kolundan alınır.  Hemodiyaliz makinası, diyalizör denen bir filtreden kanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazla suyu filtre eder.  Filtre edilen temiz kan ikinci bir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Bu işlem yapılırken bazen, gıda içerikli sıvı verilmesi gerekmektedir.

Buna göre hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise, vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur.

l) Anjiyo yaptırmak

Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedaviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografi vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Damar içine damarların görünür hale gelmesini sağlayan ve kontrast madde olarak tanımlanan ilaç verilerek, anjiyogram adı verilen filmler elde edilir. Anjiyografi sayesinde organları besleyen damarlar görüntülenerek damar hastalıkları veya bu damarlardan beslenen organlara ait tanı koydurucu bilgiler edinilir. Tedaviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise, dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.

Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz.

m) Biyopsi yaptırmak

Tahlil amacıyla vücudun herhangi bir organından parça alınması (biyopsi), orucu bozmaz.

n) Kan vermek

Kan vermenin orucu bozup bozmayacağı konusunda, Hz. Peygamber’den rivayet edilen “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” (Ebû Davûd, Sıyam, 28)  hadisinden hareketle bazı İslâm bilginleri kan vermekle orucun bozulacağını söylemişlerdir. Din bilginlerinin çoğunluğu ise, Hz. Peygamber’in oruçlu iken hacamat olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Savm, 32; Ebû Dâvûd, Sıyam, 29) esas alarak kan vermenin orucu bozmayacağını söylemişlerdir.

Bu iki hadis ve diğer rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” hadisinin “hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” şeklinde anlaşılmalıdır. Zira hacamat yapan kişi emerek kanı aldığı için boğazına kan kaçma ihtimali, hacamat yaptıranın ise zayıf düşeceğinden yeme içme zorunda kalma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim Enes b. Malik de, hacamat yaptırmanın oruçluyu zayıf düşüreceğinden dolayı hoş karşılanmadığını söylemiştir. (Buhârî, Savm, 32)

Bu itibarla, oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz.

o) Merhem ve ilaçlı bant

Deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu yeme içme anlamına da gelmemektedir. Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz.

Sonuç olarak;

a) Dinimiz, hasta olan ve tedavi sürecinde bulunan kişilerin oruç tutmamalarına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kişiler, sağlıklarına kavuşup, tedavileri tamamlanıncaya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de bulunmuyorsa, muayene ve tedavilerini iftardan sonra yaptırmalarının önerilmesinin uygun olduğuna,

b) Astım hastalarının kullandığı spreyin; göz, kulak ve burun damlasının; kulak zarında delik bulunmayanların kulak yıkatmasının; dil altı kullanmanın; idrar kanalını görüntülemenin, idrar kanalına ilaç akıtmanın; su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan başka bir maddenin vücuda girmemesi kaydıyla endoskopi, kolonoskopi yaptırmanın; makat veya ferçten ultrason çektirmenin; lokal anestezi uygulamanın; makattan ve ferçten fitil kullanmanın; suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi kaydıyla lavman yaptırmanın; hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden hemodiyaliz yaptırmanın; gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyon yaptırmanın; anjiyo, biyopsi yaptırmanın, kan vermenin, merhem sürmenin, vücuda ilaçlı bant yapıştırmanın orucu bozmayacağına,

c) Gıda ve keyif verici enjeksiyon yaptırmanın; gıda içerikli sıvıların bağırsaklara verilmesinin veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde lavman yaptırmanın; su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan başka bir maddenin vücuda girmesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmanın; bölgesel ve genel anestezinin; kulak zarı delik olup, orucu bozacak kadar su mideye ulaşacak şekilde kulak yıkatmanın, periton diyaliz ve damara serum verilerek yapılan hemodiyalizin orucu bozacağına, karar verildi.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

‘CANLARDA İRFAN BİTİREN’ AY

‘CANLARDA İRFAN BİTİREN’ AY

Başlık, Aziz Mahmud Hüdayi’nin şeyhi Üftade hazretlerinin bir ilahisinden. Kutlu Ramazan ayını böyle niteliyor: ‘Canlarda irfan bitiren.’ Bitirmek, yetiştirmek anlamında. Ramazan bir irfan sofrası, bir hikmet şölenidir. Ruhlara hikmet rüzgarından, irfan çiçeklerinden türlü kokular estirir, bir can şenliği başlatır. İnsan yiyip içmekten, nefsin tutku ve arzularından soyunarak ruhun kanatlarını açar, canı besleyen irfana, İlahi Hakikat’in sırlarına açık ve hazır hale gelir. Dörtlük şöyle: ‘Dosttan atasın getiren/Zulmetleri hep götüren/Canlarda irfan bitiren/Oruç ayı geldi yine.’ Bu yalın ve samimi ilahide olduğu gibi bütün bir geleneksel edebiyatımız (ki Divan, halk, tekke ve tasavvuf edebiyatımız buna dahildir) dini-tasavvufi neşveyle yazılmış gazel, kaside, ilahi ve nefeslerle doludur.

‘Ramazanname’lere ilişkin çeşitli inceleme ve yayınları olan merhum Prof.Dr. Amil Çelebiloğlu hocadan öğreniyoruz ki, ramazan ve oruca ilişkin zengin bir edebiyat oluşmuştur. Hoca şöyle der: ‘Tasavvufi mahiyette şekli (suri) ve manevi olmak üzere iki çeşit veya avamın, havassın, ehassın olmak üzere üç türlü oruç vardır ki avamın orucu, sadece maddi manada yiyip içmekten kesilmek, havassın orucu, el, ayak, göz ve kulak ile de perhiz kılmak; ehassın orucu ise her türlü heva ve hevesten geçip Hakk ile olmak, muhabbetullahı yani Allah sevgisini bulmaktır. Başka bir ifadeyle şeriat, tarikat ve hakikat oruçları olmak üzere üç türlü oruç vardır. Birincisi Ramazan orucudur. İkincisi ömür boyu kötü hal ve ahlaktan perhiz etmektir. Hakikat orucu ise muhabbetullahı korumaktır.’

Geleneksel edebiyatımızda, orucun bu çokkatlı anlam dünyasının sırlarını yansıtan çok sayıda örneğe rastlarız. Hece ya da aruzla yazılmış, kaside, koşma, gazel, ilahi ve benzeri türlerdeki bu eserlerde kutlu Ramazan ayı yüceltilir, övülür, gelişiyle yaşanan coşku dillenir, Ramazan’ın insanın ruhuna ve topluma estirdiği manevi rüzgar çeşitli yönleri ve nitelikleriyle yansıtılır. Hemen her Divan’da mutlaka Ramazan’la ilgili bir manzume bulmak mümkündür.

Halkın, kimi zaman, ‘Benim bir bağım var/Yılda gelir otuz okka üzümü/Akını yersen haramdır/Karasını yersen helaldir’ biçiminde bilmeceleştirdiği kutlu ayın metafiziksel nitelikleri, Nabi’nin Hayriyye’sinden, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sine; Süleyman Nahifi’nin ikiyüz elli beyitten oluşan Faziletü’s-Sıyam’ından, Nedim’in kimi gazellerine, kendisini ifade imkanı bulmuştur. Kaside biçiminde kaleme alınmış olan ‘Ramazanname’ler ise, mübarek Ramazan’ı özellikle konu alan özgün eserlerdir. Çelebioğlu hocanın neşri olan Ramazanname, Emir Mustafa’ya atfedilen böylesi teliflerdendir. Bölüm bölüm farklı zaman ve zeminlerde oluşmuş olan manilerin tedvini sayılabilecek olan eserde söylendiği dönem ve mekanın özelliklerini görmek mümkündür. Hilalin görünmesiyle ilgili olarak halk, ‘Guş et sedayı bu gece/Et merhabayı bu gece/Benim devletlü efendim/Gördüler ayı bu gece’ derken, sahurun coşkusu, ‘Dualar okur dilleri/Vakt-i sahur bülbülleri/Hak-i paye yüzler sürüp/Geldi davulcu kulları’ dizeleriyle dile gelir. Bu pitoresk mısraların yanısıra, ‘Akşam ezanı dinlemek/Sahur vakti yemek yemek/Ramazana mahsus şeydir/Gece davulcu söylemek’ biçiminde belgelik dörtlükler de çıkar karşımıza. Onbeşinde askere baklava çıkarıldığını yine bu manilerden öğreniriz: ‘Bu gece onaltı sayı/Gidiyor Ramazan ayı/Yeniçeri Padişahtan/Aldı bugün baklavayı’ Bin aydan hayırlı olarak nitelenen kutlu Kadir gecesini yine onlar bize bildirir: ‘Afv olur cürm ü hatalar/Hakk’ın emrini tutalar/Bekçiye olsun atalar/Mübarek Kadir gecesi.’

Çelebioğlu’nun manilerin tematik tasnifini yaparken bize aktardıkları arasında Ramazan’a özgü hemen tüm adetler bulunmaktadır: ‘Minarelerde kandiller yakılması, camilerde mahya kurulması, güllaç baklavasının yenilmesi, şekerden ağaçların yapılması, bilhassa Ramazanda fakir fukaraya yardım ve alakaların artması, dargınların barışması gibi beşeri ve dini hususiyetlerin kendini daha çok hissettirmesi hep bu ayların sultanı Ramazanda olur. İftar ve sahur vakitlerini bildirmek için top atılması, Ramazan sıcak aylara rast geldiği zaman Kızkulesine iftara gidilmesi, mahalle çocuklarının Ramazanda fener taşlaması, feneri kırmaları, bekçiyi söyletmeleri, külahını kapmaya alay etmeye kalkışmaları vs. gibi hususiyetler artık bugün için -birkaç istisnasıyla- tarih olmuş, hatıraları bile unutulmuştur. Ramazanname’deki manilerde ayrıca, ‘Eyüb’e adak için gidilişini, yine burada kurban kesildiğini, mesire olduğunu, kebabı ve oyuncaklarıyla istiharını, muhtemelen bugün stad olan yerin bir cirit meydanı ve gezi yeri olabileceğini, halen gezi yeri oluşuna ilişkin hiçbir iz kalmayan Ayazma mesiresinin varlığını, kalyonların sefere Beşiktaş’tan çıkışlarını, kürek kırılınca kürekçilere ihsanda bulunmasını, ocakla ilgili bazı bilgileri, ulufe alayını, İstanbul kapılarını, Yenikapı’daki mevlevihaneyi ve ibadet günlerini bize bu metinler haber vermektedir: ‘Yenikapı mevlevihane/Dedeler başlar devrana/Pazartesi Perşembe/Cem olur yaran seyrana.’

Ramazaniyelerin dışında, özellikle Divan şiirinde kutlu Ramazan ayı farklı vecheleriyle dile gelir. Nabi’nin oğluna yazdığı Hayriyye’sinde, ‘orucun Cenab-ı Hakkın kullarına lütfu’ olduğu belirtilir: ‘Ey bihin meyve-i bağ-ı perveri/sadef-i bahr-i hayatın güheri/Bimaraz ta ola cisminde tüvan/Eyleme fevt-i siyam-ı Ramazan/Savmdır kullarına lütf-ı Hüda/Savma bizzat eder Allah ceza/ Savm bir maide-i Rahmettir/Nurdan saime bir hilattır/Nefes-i Saim için dedi Resul/Miskten piş-i Hüda’dan makbul/Ne saadet olasın leb-beste/Olasın dağdağadan vareste/Bend olup rah-ı güzar-ı dehenin/Ola asude diyar-ı bedenin.’

Son dizede, beden bir diyar (iklim, ülke, yurt) olarak niteleniyor ki, beden ülkesinin asude kılınmasının kutlu ramazan’la gerçekleşeceği bildiriliyor. Hayriyye’den alınan bu parçada Nabi günümüzün diliyle şöyle diyor : ‘Ey baba bağının meyvesi. (Nabi, bu eserini oğlu Ebu’l-Hayr Mehmed’e bir öğüt biçiminde kaleme almıştır) ey hayat denizi sedefinin incisi oğul. Hasta olmayıp sağlıklı kaldıkça Ramazan orucunu sakın kaçırma. Oruç, Allah’ın kullarına bir bağışı, bir lütfudur. Orucun ödülünü, manevi bedelini bizzat Allah verir. (Bunlar ya ayet veya hadis kaynaklı haberlerdir.) Oruç bir rahmet sofrasıdır. Oruçluya, o, nurdan bir giysidir. Hz. Peygamber, ‘Hak katında oruçlunun soluğu, miskten daha güzeldir’ buyurmuştur. Ağzının kapalı olması ne saadettir. Böylece her türlü dağdağadan kurtulmuş olursun. Ağız geçiti yolun kapanınca beden ülken rahatlığa erişir.’

Tebrikname biçiminde yazdığı bir kasidesinde Divan şiirinin son dönem adlarından Enderunlu Fazıl şöyle der: ‘Hayr makdem ile geldi yine şehr-i gufran/Ola sultan-ı kerem-kare mübarek Ramazan/Öyle bir mah-ı mübarek ki melekler saf saf/ İyde dek aşk ile camileri eyler devran/ El ele verdi meleklerle gelip mahfice/ Camiin seyrine tebdil olarak hur-ı cihan/ Mümin-i sami tek eylemesinler iğva/ Cümle pa-beste-i kayd oldu güruh-ı şeytan/ Yağdı camilere bir lem’a-yı nur-ı batın/ Şöyle kim garka-yı nur oldu hep ehl-i iman/ Her menar oldu birer şem-i hidayet güya/ Herbiri meş’ale-yi rah-ı cinan-ı rıdvan.’

Bu parçada da Nabi’nin dizelerinde olduğu gibi, kutlu Ramazan’ın estirdiği manevi rüzgar dile gelmekte ve  manevi nitelikleri ayet ve hadislerden süzülen bir duyarlıkla ifadesini bulmaktadır: ‘Yine gufran ayı uğurlu ayağıyla geldi. Kerem sahibi sultana ramazan mübarek olsun. Bu öyle mübarek bir aydır ki, bayrama kadar saf saf melekler camileri gezip dolaşırlar. Cennet hurileri kılık değiştirip  meleklerle el ele verip  gizlice camileri dolaşmaya gelirler. Tek müminleri aldatmasınlar diye şeytanların ayakları bağlandı. Camilere öyle manevi nurlar yağdı ki, bütün müminler nura garkoldular. Her bir minare, sanki bir hidayet mumu, rıza cennetlerinin yolunun aydınlatıcısı oldu.’

Bu coşkulu dizelerde dile gelen metafiziksel özellikleriyle Ramazan, en görkemli ifadesine Tekke-Tasavvuf edebiyatımızda kavuşur.

Nefslerin tezkiyesine ilişkin gözkamaştırıcı eseriyle Eşrefoğlu, Kutlu Ramazan’ın yılda bir kez ‘şehri seyran eylediğinden’ söz eder:

‘Yılda bir kez şehri seyran eyledin

Kendözün bu halka mihman eyledin

Sonra tavus gibi cevlan eyledin

Elveda ey mah-ı taban elveda.’

Burada şehirden kasıt, insanın ruhu, bedeni olduğu gibi, yeryüzü, hatta varlık alemidir. Ramazan özüyle insana konuk olur. Gelir ve nuruyla yıkar, arıtır, aydınlatır, insandaki İlahi İsimlerin okunur hale gelmesini sağlar. İnsan, oruçla olgunlaşır, kamil insanın nitelikleriyle donanma yönünde ilerler. Ramazan gelir ve tavus gibi cevlan eyler sonra gider. Mah-ı taban, ışık saçan, aydınlatan, ışıtan ay demektir ki, bu Ramazanın nurlandırıcı özelliğini ifade eder. Eşrefoğlu kutlu Kadir gecesinden söz eder:

‘Leyletü’l-Kadr-i Berat idin bize

Hem dahi savm u salat idin bize

Nar-ı duzahtan necat idin bize

Elveda ey mah-ı taban elveda.’

Oruç ateşten korur. Orucun en değerli niteliği, kesinlikle ihlaslı bir eylem olmasındandır. Çünkü oruçta ihlası kıracak en küçük bir açık kapı yoktur. Allah için yemeden içmeden, nefsin arzularından ve duyularımızın şerrinden kurtuluruz. Bunun gizli açık ihlas dışı bir boyutu söz konusu olamaz. Sadece Allah buyurduğu için yemeyiz içmeyiz, duyularımızı korur ve dünya ile ilişkilerimizi askıya alırız. Bu sırdandır ki orucun manevi değeri yüksektir ve armağanı bizatihi Allah’ça ödenir.

‘Hazret’e bizden şikayet eyleme

Ayıbımız çoktur hakaret eyleme

Eşrefoğlu’na melamet eyleme

Elveda ey mah-ı taban elveda.’

‘Melamet’ sözcüğü dikkat çekicidir burada. Eşrefoğlu da diğer arif ve sufiler gibi sırlar kendisini. Kur’an’da geçen, ‘onlar kınayanın kınamasından korkmazlar’ ayetinin sırrına bürünür. Bu, insanın sadece ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetmesi, insanların, gayrın, masivanın ilgi ve alakasını terketmesidir. İnsanlar kınasa da değeri yoktur, yetir ki Allah’ın rızası gerçekleşsin. O’nun rızasına uygun zerrece eylem, bütün varlıktan daha değerlidir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarca ihlassız olmayana tercih edilir. Bu melametiyye sırrıdır.

İrfan semasının yıldızları saymakla bitmez. Girişte andığım şeyh Üftade de bunlardan biridir ve bir ilahisinde kutlu Ramazan’ı Allah’ın övdüğü ay olarak niteler:

‘Kur’an’da Allah övdüğü

Cümle nebiler sevdiği

Ümmete Allah verdiği

Oruç ayı geldi yine.’

Oruç, bütün semavi dinlerde vardır. Namaz gibi oruç da Adem’den (a.s.) buyana tüm semavi öğretilerde yapılagelmiştir. Bazı formları farklı da olsa ya da bugün bozulmuş biçimde sürüyor da olsa, orucun bütün din müntesiplerince ifa edildiğini biliyoruz.

‘Cümle aya sultan olan

Dertlilere derman olan

Hakk’tan bize ihsan olan

Oruç ayı geldi yine.’

Dert’ten kasıt, manevi beladır. Günahtır, kirdir, Hakk’tan savrulmadır, İlahi Hakikat’in kıyılarına vurmaktır. Oruç gelir ve derler toparlar bizi, ayağa kaldırır, kalbimizi temizler, ‘yere göğe sığmayan kalbimize sığan Cenab-ı Hakk’ın konukluğuna hazır hale getirir. Bu kalkış ve derlenme oruçla gerçekleşir ki o da derdimizin dermanı ve Hakk’ın ihsanı, bağışıdır.

‘Saliklere kuvvet olan

Ariflere izzet olan

Müminlere cennet olan

Oruç ayı geldi yine.’

Oruç, manevi yoculukta güçtür, izzettir ve inanmış kullar için cennettir. Cennetten kasıt, günahtan ve dünyadan arınmış olmaktır. Orarada hikmet ve kudret nitelikleriyle tecelli etmektedir Yaratıcı. Kudret mahallidir oruç. Oruç bir tür manevi ölüm halidir ki, insanın bu hali, günah işlemeye kabiliyetsiz, sakin ve kendisini tümüyle Allah’ın kudret eline teslim etmiş meyyite benzer. Bu manevi bir cennette bulunmaktır. İnsan, Şeyh Galib’in buyurduğu gibi, ‘takdirini terkedip, Allah’ın takdirine’ kendisini bırakınca cennete ehil bir hal kazanır. Bu giydiği yeni göynek, insanın tam teslimiyet halidir. İslam teslim olmaktır. Nefsini teslim etmeyen ödülü teslim alamaz.

‘Aydın eden gönülleri

Mesrur eden müminleri

Mamur eden mescitleri

Oruç ayı geldi yine.’

Oruçla gönüller ışır, müminler sevinir, mescitler dirilir.

Üftade hazretleri gibi Erzurumlu İbrahim Hakkı da, kutlu Ramazan’ın gönül gözünü açtığından söz eder:

‘Savm ile ten ü canı pak eyle yeme nanı

Dolsun mey-i ruhani ta mest ola hep ecza.’

(Oruçla bedenini ve ruhunu arıt. Fazla yeme. Böylece varlığının zerreleri manevi bir şarapla sarhoş olsun, gönül gözün açılsın.)

Son olarak modern edebiyatımızın yıldızı Sezai Karakoç’un gönlümüze bir yıldırım gibi çarpan ifadelerini hatırlayalım:

‘Kur’an, namaz ve oruçta dirilen bir İslam insanı olmak: İşte çağımız Müslümanının tek varoluş şartı. Orucun getirdiği yorumla dünyayı ve tarihi yeniden yorumlamak, zaptetmek, fethetmek, kurmak ve inşa etmek zorundadır çağımızın Müslümanı. Oruç bize bu misyonu yüklüyor. Oruç bize bu mesajla geliyor. Orucun ışığı, suyu, bereketi ve mantığıyla kurulmayacak bir dünya yıkılacak, taş taş üstüne kalmamacasına çökecek demektir. Oruçta dirilmeyen insan, kör ve zalim bir madde akıntısında can verecek, hem de bildiğimiz ölüme bile hasret çeke çeke ölecek demektir. Güçlenmek ve yıkıcı kuvvetler karşısında yiğitçe direnmek için, orucun gözüyle gören, orucun kulağıyla işiten, orucun eliyle iten, orucu yaşayarak ölümü yenen bir gövdeyle gövdelenen bir oruç insanı, orucun insanı olmak gerekmez mi?’

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

Sadık Yalsızuçanlar

Rahmet İklimi’nden Yararlanabiliyor muyuz? – Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Rahmet İklimi’nden Yararlanabiliyor muyuz?

Oruçlu insan; yalan, gıybet, iftira, hile, aldatma, her türlü kötü söz ve davranışlardan uzak, bütün sosyal ilişkilerinde, söz ve sözleşmelerinde, iş ve işlemlerinde dürüst ve dosdoğru olmalıdır.

Sağlıklı bir topluma ulaşmanın yegane yolunun, her yönüyle eğitilmiş olgun bireylerle sağlanacağı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de fertlere, manevi arınmayı gerçekleştirmelerini pek çok ayetiyle emretmiş ve huzurlu bir toplum oluşturmanın yolunun bu olduğunu ısrarla vurgulamıştır: ”Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10)

Kur’an-ı Kerim’in asıl gayelerinden biri de insanları kötü duygulardan arındırmak ve onların kalplerini birbirine kaynaştırmaktır. Her türlü kin, intikam, düşmanlık gibi başta bizzat insanın kendine zarar veren düşünceleri ortadan kaldırmak, onları kar gibi eritmek; bunların yerine adalet, sevgi, saygı, hoşgörüyü yerleştirmek ve neticede onları kardeş yapmak İslam’ın nihai hedefidir. (Enfal, 63)

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında emredilen oruç ve bu ayda yapacağımız diğer tüm güzel davranışlar, temelde bireyin arınmasını ve genel olarak topJumsal dayanışmayı ve kardeşliği sağlayan en önemli ibadetlerden biridir.

Oruç, insanın beden ve ruh dengesini sağlayan en kolay ve en pratik yoldur. İradenin güçlenmesinde oruç önemli bir yer işgal eder. Zira oruçlu iken başka zamanlarda terk edilmesi imkansız gibi görünen birçok kötü ve zararlı alışkanlıklardan uzaklaşılabilmektedir.

Oruç ayı Arapça’da ”Şehr-i Ramazan” olarak geçmektedir. ”Şehr” kelimesi, bir şeyi ortaya çıkarmak, parlamak gibi anlamlara gelir. Buna göre, insanın nefsini ve ruhunu parlatıp ortaya çıkarması anlamını taşır. Yani, insanın ruhunda manevi duyguların ışık saçması, ay gibi parlaması manasını ifade eder. (Lisanu’I-Arab, Ş.H.R mad. Daru’I-Maarif; Mısır, ts., 4/2351)

Ramazan kelimesi ise çeşitli anlamlarının yanında, yeryüzünü toz ve pisliklerden temizleyen güz mevsimi yağmuru anlamına gelir. Bu yağmurun yeryüzünü yıkadığı gibi Ramazan orucu da müminlerin günahlarını yıkayıp, kalplerini kötü düşüncelerden temizlediği için bu ismi almıştır. (Lisanu’I-Arab, a.g.e., R.M.D., mad,, 3/1730)

Sözlükte, mutlak olarak insanın kendisini bir şey yapmaktan alıkoyması anlamına gelen savm (oruç), bir Kur’an kavramı olarak müminin ibadet amacıyla imsak vaktinden iftar vaktine kadar kendisini yeme, içme ve cinsel ilişkiden alıkoyması demektir. (EI-Müfredat, Isfahani, 291)

lrade zayıflığının insanı birçok kötülüklere sevk ettiği bir gerçektir. Hatta zayıf iradeli insanlar, rüzgarın önündeki yaprak gibi sağ sola savrulur. Hayatlarında başarıyı yakalama şansları çok düşüktür. İnsanı hakimiyeti altına alarak ona esaret hayatı yaşatan içki, kumar, sigara gibi zararlı alışkanlıklardan kurtulma ve bilinçlenme provası olan oruç, başka hiçbir motivasyonun gerçekleştiremeyeceği kazanımları sağlar. İşte oruç, iradeyi güçlendirmek için en güzel egzersizdir.

Oruç, insanı iç dünyasına, öz benliğine döndürmektedir. Oruç sayesinde insan, kendi düşünce ve davranışlarının genel bir değerlendirmesini yapar. Hata ve eksiklerini tespit etme imkanı yakalar. Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını gözden geçirir. Rabbi katında iyi bir kul, insanlar nazarında ise saygın bir şahsiyet olmanın yollarını arar.

İslam’ın beş temel esasından biri olan orucun nefis terbiyesinde ve ıslahındaki rolü asla inkar edilemez. Oruçlu insan, kötü söz ve davranışlarını terk ettiği gibi, yenilmesi ve içilmesi meşru olan her şeyi de Allah istediği için terk eder. Bu durum, insanın tamamen ruhi terbiyesi ve eğitimi ile ilgili bir husustur. Gerektiğinde mahrum kalma ve istediğini yapamamanın getireceği sıkıntıyı aşmanın yollarını öğrenir. Bu psikolojik eğitimin başarılı bir biçimde sonuçlanmasına işaret ederken Hz. Peygamber (s.a.s) dikkatimizi şu şekilde çekmektedir: ”Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin. Birisi oruçlu kimse ile kavga etmek, tartışmak ve dövüşmek isterse, ona ”Ben oruçluyum, ben oruçluyum” desin.(Buhari, Savm, 3)

Orucun sadece yeme-içmeyi terk etmekten ibaret olmadığını, bunun ötesinde büyük manevi kazanımlar elde edildiğini,  oruçlu olduğumuz şu zaman diliminde bizzat yaşayarak idrak etmekteyiz. Aksi takdirde oruç, insanı kötü söz, eylem ve davranışlardan uzaklaştırmıyor, edep ve ahlakını güzelleştirmiyorsa amaçlanan hedefe ulaşılamamış demektir. Bu durumda iç dünyamıza bir zenginlik kazandıramadığımız gibi, oruçtan beklenen sevaba da ulaşamayız. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s); ”Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur. (Ebu Davud, Savm, 25; Tirmizi, Savm, 16) buyurmuştur.

Bu nedenle oruçlu insan; yalan, gıybet, iftira, hile, aldatma, her türlü kötü söz ve davranışlardan uzak, bütün sosyal ilişkilerinde, söz ve sözleşmelerinde, iş ve işlemlerinde dürüst ve dosdoğru olmalıdır. Bu durum bütün oruç tutanlar için göz önüne getirildiğinde, halk arasında ”Onbir Ayın Sultanı” diye tanımlanan Ramazan Ayı’nın Müslüman bir toplum için ne kadar büyük bir huzur kaynağı olduğu fark edilecektir.

Belki de hiçbir ayın Kur’an-ı Kerim’de bu ay kadar övülmemesinin ve ayrıntılı bir sekilde özelliklerinden bahsedilmemesinin (Kur’an Dili, Hamdi Yazır, Eser Kitapevi, İst, 1/646) sebeplerinden birisi de, bu ayın huzur ortamının sağlandığı meleklerin dahi oruç tutanlara gıpta ile nazar ettiği bir ay olmasıdır.

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan ayı, ilahi rahmetin müminlerin gönüllerini doldurduğu müstesna bir aydır. Bu ayda Müslümanların yerine getirdikleri fıtır sadakası, zekat ve diğer mali yardımlar, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı ve kardeşlik duygularını en üst seviyeye çıkarır. Ayrıca iftar sofralarına davet edilen muhtaç insanların yüzlerindeki mutluluğu görmek kadar güzel bir şey olamaz. İbn Abbas (r.a)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Hz. Peygamber (s.a.s)’in en cömert davrandığı ve muhtaçları en fazla koruyup gözettiği ay bu aydır. (Buhari, Savm, 7)

”Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan orucunu tutarsa, Allah o kimsenin geçmiş günahlarını bağışlar” (Buhari, Savm, 6) müjdesine erebilmek için, rahmet iklimi bu ayda nefsimizi kötü duygulardan arındırdığımız gibi etrafımıza da her türlü maddi-manevi desteği vermeye çalışalım.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

Zafer KOÇ
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Oruç Tutmak Kendini Tutmaktır… – Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Oruç Tutmak Kendini Tutmaktır…

İnsanın olaylar karşısında kendini tutması, kontrol etmesi çok zor bir olaydır. Hayatında insanın başına ne geliyorsa, kendini tutamadığı/kontrol edemediği, dahası sabır ve metanet gösteremediği için geliyor. Günahlar, insanın hep kendini tutamayışının bir sonucu değil midir?

İnsan kendisiyle barışık olmalıdır. Kendisiyle barışık olmayanın derdi, yine kendisiyledir. Allah insanlara haksızlık atmez; insanlar kendi kendilerine haksızlık ederler.

Küpün açinde ne varsa, dışına onu sızdırır. Dolayısıyla, kendisiyle kavgalı olan çevresiyle barışık olabilir mi?

İnsan hayatı boyunca yüzleştiği olumsuz şartlar karşısında pes etmemeli, kendini kaybetmemelidir. Kendini kaybeden hangi hayrı, hangi sevabı kazanır? Bu soruya ancak ‘hiçbirini’ şeklinde cevap verilebilir. Kazanmak, biraz da insanın kendinde olması ile ilişkilidir. İşte oruç, insanın iyiyi, güzeli ve yararlı olanı kazanmasında etkili olan ibadet türlerinden sadece birisidir. Onun için Türkçe’mizde ”oruç tutmak” tabiri kullanılır.

”Oruç’un Arapça’daki aslı, ”savm/sıyam”dır. Bu sözcüğün karşısına lügatler ”tutmak, zaptetmek, zapt-ı rapt altına almak” anlamına gelen ”imsak” kelimesini yerleştirir. Dolayısıyla oruç, bir ibadet disiplininin adı olarak, insanı kötü, sevimsiz işler yapmaktan alıkoyan, insanın hayatını düzenleyen, derleyen, dağınıklıkları yok eden bir özelliğe sahiptir. Bunu Hz. Peygamber, telaffuz bakımından kısa ama anlam bakımından çok derin ve geniş bir ifade biçimiyle: ”Oruç, kalkandır” (Müslim, ”Savm” 163) şeklinde tanımlamışlardır. İşte oruç da mecazî anlamda, belirli saatlerde insanı yeme-içme ve nefsanî arzulardan uzaklaştırdığı için kalkanın fonksiyonuna benzetilmiştir. Nasıl ki bir savaş aleti olan okun, bir kimseye isabet etmesine kalkan engel olursa, günahların meydana gelmesine de oruç engel olduğundan dolayı, o kimsenin cehenneme girmesine mani olur. Kötülüklere zemin hazırlayacak istekleri frenler.

Müslümanlar, Allah’ın emrine uyarak bir ay boyunca Ramazan Ayı’nda oruç tutarlar. Dolayısıyla biz oruç tutarız. Bu söz bir yere kadar doğrudur. Asıl doğru olan, biz oruç ibadetini, oruç bizi tutsun diye yerine getiririz.

Türkçe’mizde, “kendini tutma” ifadesi birçok anlamlar çağrıştırır. Kendini tutma, belli bir irade eğitimi sonucunda gerçekleştirilen bir davranıştır. Çünkü, insanın olaylar karşısında kendini tutması, kontrol etmesi çok zor bir olaydır. Hayatında insanın başına ne geliyorsa, kendini tutamadığı/kontrol edemediği, dahası sabır ve metanet gösteremediği için geliyor.

Günahlar, insanın hep kendini tutamayışının bir sonucu değil midir?

Trafik kazaları, insanın kendilerini birkaç saniye tutamayışının bir sonucu değil midir?

Her katilin adam öldürmesi, kendini tutamadığı için değil midir?

İnsan, dilini tutamadığı için karşısındaki kimselerin gönüllerini kırıp dökmüyor mu?

El organını tutamadığı zaman vurup kırmıyor mu?

İnsan kendini tutamadığı zaman, kendini yitiriyor, kaybediyor, böylece kendine yazık ediyor, kendinden geçiyor ve felâketlere düşüyor.

İşte bir ay boyunca ‘oruç tutan’ bir Müslüman, irade eğitiminden geçiyor ve kendisini olaylar karşısında bırakmaması gerektiğini öğreniyor. Oruç, sadece mideye değil, bütün organlara ve zihne de tutturulmuş oluyor. Bundan dolayı oruç, kişiyi kötülük işlemekden alıkoysun, insan kendisini tutsun diye Hz. Peygamber: ”Size birisi kavga etmek için sataşırsa, ben oruçluyum desin” buyuruyor.

Kendini tutmak, olgun insanın işi ve de zor bir iş. Oruç bizi, bu zor işe çağırıyor. Geleneğimizde ‘edep’; insanın haddini, sınırını bilmesidir, diye tanımlanır. Erkânı da; eline, diline ve beline sahip olmaktır. Oruç tutmak, bu güzellikleri kazandırıyor.

Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretiyor. Yeme-içme, öfke ve şehvet güdümüzü denetim altına almamızı sağlıyor. Eğer insanın aklı, öfke ve şehvet güdülerine egemen olursa, o kimseden erdemli davranışlar; eğer öfke ve şehvet güdüleri akla egemen olursa, o kimseden sevimsiz davranışlar meydana gelir. İşte bütün bu noktalarda da oruç insanı eğitiyor, cemiyet için faydalı ve kendisinden korkulmayan, emin bir insan karşımıza çıkıyor. Büyük İslâm düşünürü İmam-ı Rabbani’nin şu sözü buna işaret etmektedir: ”Bir kimsenin ramazan ayı düzgün geçerse, senenin diğer kalan ayları da düzgün geçer.”

Toplumsal hayatta, asayişi bozan ya da yüz kızartan suçların bile yok denecek düzeyde azaldığı ay, gerçekten oruç ayıdır. Orucun, insanda iyiliklerin, güzelliklerin, merhamet va şefkat eğitiminin verilmesinde çok önemli bir vasıta olduğu hepimizin malumudur.

İnsan, nefsini, içgüdülerini ve öfkesini oruçla kontrol altına alırsa, iradesi güçlenir, ruhu saflaşır, şahsiyeti gelişir. İşte bu nedenle orucu farz kılan ayet şöyle biter: ”Umulur ki bu sayede kötülüklerden korunursunuz.” (Bakara, 183) Ayetin bu kısmı, oruçtan elde edilecek kazancı, yani orucun amacını açıklar. İşte bu yüzden, oruç tutmak insanın olaylar karşısında infiale kapılarak kendisini kaybetmesi değil, biraz da insanın kendisini tutmasıdır. Kişi orucu âdâp ve erkanına uygun bir şekilde ne kadar güzel tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar.

Demek ki insan oruç tutar, oruç da insanı tutar. İnsanın nefsini ıslah etmekle onun ruhunu incelterek, iyiliklerin ve güzelliklerin paylaşılmasına motive eder. Örneğin, yoksul ve kimsesizlere yemek yedirmek, giydirmek, felakete uğramış olan kimselerin biraz olsun acılarını dindirmek, sıkıntılarını hafifletmek için maddi-manevi yardımlarıyla katkıda bulunmak, herhangi bir yerde toplumun menfaatine yapılacak yararlı bir iş varsa, hemen oraya koşmak gibi. Bütün bu güzellikler, orucun gönüllerde estirdiği değişim rüzgarlarının bir sonucudur.

Oruç da namaz gibi bedenî bir ibadettir. Oruç bir ay müddetle bütün iç organlarımızı özellikle midemizi ve karaciğerimizi dinlendirir. Bedenin hareketini düzenler. Bedene güzellik ve zindelik verir. İnsanlarda ulvî duygular uyandırır. Allah’a bağlılığını artırır. Bu sebeple Hz. Peygamberin: ”Oruç tutun, sıhhat bulun” buyurmalarının temel esprisi budur.

Oruç, duygu eğitiminin önemli boyutları olan, sevgi, estetik, iyi ahlâk ve şefkat duygularını geliştirir. İnsanlar arasında sosyal bağların güçlenmesine vesile olur.

Oruç, insanlarda bencilliği giderir; paylaşmanın bir erdem olduğunu hatırlatır. İnsanı sosyalleştirir; insana, yoksulları koruyacak bir sorumluluk duygusu ve alışkanlığı kazandırır.

Oruç, mülkün ve her şeyin temeli olan adaletten uzaklaşmamak gerektiği eğitimini verir. Sahip olduğumuz nimetlerin değerini anlamamıza yardımcı olur.

Oruç tutmakla, açlık ve susuzluğun ne anlama geldiğini bizzat yaşayarak, başımıza gelebilecek savaş hâli, yoksulluk, deprem gibi nice mahrumiyetler karşısında nasıl sabır gösterilerek direnilebileceğini öğretir. Bu açıdan oruç, en güzel bir eğiticidir.

Eğer İslâm nedir? diye sorulacak olursa, tek cümle ile İslâm; nezaket ve disiplin dinidir, denilebilir. İşte oruç, bize bu iki güzelliği kazandıracaktır.

Ruh sağlığı ve gönül huzuru açısından Ramazan ayı son derece önemlidir. Çünkü o, bir ay boyunca bir kimsenin 24 saatini meşgul eder. Örneğin, sahur vaktinde kalkılacak, sahur yemeği yenilecek, vaktin doğruluğu hesaplanacak, çünkü falan saat falan dakikada artık yemek-içmek kapısı kapanacaktır.

Gündüz, falan falan işler yapılacak, icabında toplumun ihtiyaç sahiplerinin maddi manevi ihtiyaçları karşılanacak, böylece birçok insan sevindirilmiş olacaktır. Bu, zengin ve fakir Müslümanlar arasında kurulan bir barış, kardeşlik, dostluk köprüsüne dönüşecek, böylece, toplumun sosyal dokusu daha bir güçlenecek, birlik duyguları daha bir kuvvetlenecek anlamına gelir.

Akşam vakti, tam vaktinde iftar edilecektir. Yemek yenecek, istirahat edilecek, sonra ”teravih” namazına geçilecektir. Her sene, bütün senenin bu bir ayı zarfında muntazam, programlı bir şekilde Müslümanlar kendilerini eğiteceklerdir. Böyle bir disiplin, Müslüman’ın hayatında vaktin son derece değerli olduğu izlenimini kazandırır.

Aynı zamanda Ramazan ayı, sosyal boyutu olan bir aydır. İslâm dininde Ramazan ayı, toplu ibadet ayı olarak kılınmıştır. Bütün Müslümanlar aynı şekilde belirlenmiş zaman diliminde oruçlarını tutarlar ve namaz için camide toplanırlar. Böylece ibadetin içtimaî boyutta tezahür eden coşkusunu hep birlikte yaşarlar ve birbirleriyle görüşüp buluşma imkanı elde ederler.

Oruç, çağımızın modern bir hastalığı olan yalnızlık psikolojisine son vermenin adıdır.

Neticede, ferdi olarak yapılan oruç ibadeti, içtimaî bir ibadet hâlini almış olur. Bir kimse tek başına oruç tutarsa, ahlâkî ve ruhî faydalar elde eder ama, toplu olarak tutulan oruç da bu faydalar daha çok elde edilmiş olur. Ayrıca, Ramazan ayının manevî havası, bütün toplum kesimlerinde iyilikleri öne çıkarma, kötülüklerden sakınma ve takva ruhu ile donanma gibi ahlaki alışkanlıklar kazanmamıza hizmet etmiş olur.

Oruç, insanlarda bencilliği giderir; paylaşmanın bir erdem olduğunu hatırlatır. İnsanı sosyalleştirir; insana, yoksulları koruyacak bir sorumluluk duygusu ve alışkanlığı kazandırır.

Oruç, mülkün ve her şeyin temeli olan adaletten uzaklaşmamak gerektiği eğitimini verir. Sahip olduğumuz nimetlerin değerini anlamamıza yardımcı olur.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fakültesi

Rahmet, Bereket ve Mağfiret Mevsimi Geldi Yine – Prof. Dr. İsmail L. Çakan

Rahmet, Bereket ve Mağfiret Mevsimi Geldi Yine

Peygamberimizin Ramazan’ı “sabır ayı” olarak tanımlaması, onun gerçekçiliğinin açık delilidir. Çünkü din ve ibadet disiplinine daha sıkı bir şekilde girmenin; bunun hisler-hevesler, çevre ve fizikî bünyede meydana getireceği değişikliklerin baskısına, saygısızlara ve saygısızlıklara, hâsılı bütünüyle günlük hayata karşı sabrın en çok gerektiği ay Ramazan’dır.

Hiç kuşkusuz üç aylar ve onların içinde de özellikle Ramazan-ı şerif ayı toplumda yaygın bir harekete, berekete ve genel bir güzelleşmeye vesile olur. Topluca ve toplumca daha büyük oranda yaşanmaya çalışılan İslâm, günlük hayatımıza âdeta bir bahar havası gibi gözle görülür olumluluklar ve güzellikler kazandırır.

Ramazan ayının gündelik hayatımıza getirdiği bu görünür ve hissedilir güzellikler, hiç şüphesiz manevi hayatımızdaki güzelleşmenin yansımalarıdır. Bu sebeple her sene üç ayları ve özellikle Ramazan-ı şerîfi, kulluk dünyamızın rahmet mevsimi olarak karşılar, algılar ve yaşarız.

Yine hemen herkes bu görünür güzelliği ve manevi derinliği bir şekilde dile getirebilir. Ama galiba yapılacak en isabetli iş, bu fevkalâde fırsatlar mevsimini bu ümmetin efendisinden sevgili Peygamberimizden dinlemektir.

Hadisçi Muhammed b. İshak b. Hüzeyme (311/923), Ramazan’ın fazileti ile ilgili olarak “Eğer haber sahihse” kaydıyla Selmân-ı Fârisî radıyallahu anh’ın şöyle dediğini nakletmektedir:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize Şaban ayının son günü bir hutbe irâdetti ve şöyle buyurdu:

“Ey Müslümanlar!

Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Bu, içinde “bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin bulunduğu bir aydır.

Bu ay, Allah Teâlâ’nın, gündüzlerinde orucu farz; gecelerinde teravih namazını nafile olarak meşru kıldığı (mübarek) bir aydır.

Bu ayda kim bir hayır işlerse, başka zamanlarda bir farzı yerine getiren kimse gibi sevap kazanır. Bir farzı eda eden de, başka aylarda yetmiş farzı yerine getiren gibi sevap kazanır.

Bu ay, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.

Bu ay, ihsan, yardım ve eşitlik ayıdır.

Bu ay, müminin rızkının arttığı bir aydır.

Kim bir oruçluyu iftar ettirirse bu, onun günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. İftar ettirdiği Müslüman’ın aldığı sevaptan bir şey eksilmeksizin onun kazandığı kadar da ayrıca sevap kazanır.”

- Bizim hepimiz bir oruçluyu iftar ettirecek imkana sahip değildir… dediler.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem;

“Allah Teâlâ bu sevabı bir oruçluyu bir hurma veya bir yudum su ya da bir içim süt ile iftar ettirene de verir” buyurduktan sonra hutbesine şöyle devam etti:

“Bu ay, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan bir aydır. Kim (bu ayda) emri altındakilerin yükünü hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennemden âzât eder.

Bu ayda dört şeyi çok yapınız. Bunların ikisi ile rabbinizi hoşnut edersiniz; ikisinden de zaten uzak kalamazsınız. Rabbinizi hoşnut edecek iki işiniz; lâ ilâhe illellah diyerek Allah’ın birliğine şehâdet etmeniz ve bağışlanma/mağfiret dilemenizdir. Uzak kalamayacağınız öteki iki şeye gelince, onlar da Allah’tan cenneti isteyip, cehennemden kurtulmayı dilemenizdir.

Kim bir oruçluyu doyuracak olursa, Allah onu benim havuzumdan sulayacak o da cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.” (İbn Huzeyme, Sahih, III., 191-192 (Thk. M. M. A’zamîa), Beyrut, 1975)

Peygamber Efendimiz hutbesinde Ramazan-ı şerîfin, müminlerin fert ve toplum hayatları, dünya ve ahirette kendilerine kazandıracağı neticeler açısından ne denli büyük bir fırsat olduğunu açıklamakta; hiçbir ayırım yapmaksızın tüm müminler için geçerli büyük müjdeler vermektedir. Bunlardan biri, “Bu ay, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan bir aydır” müjdesidir.

Rahmet/bereket

Mağfiret/arınma-aklanma

Cehennemden kurtuluş.

Bir aylık sürede üçte birlik dilimlerle bu üç büyük nimete kavuşabilme imkanına sahip olduğumuzu bilmek herhalde son derece etkileyici bir iyileşme teşvikidir. Ramazandaki bu rahmet, mağfiret ve kurtuluş sağanağından toplumun bütün kesimlerinin yararlanabilmesi için yönetim ve emir yetkisi bulunanlara yönelik olarak Peygamber Efendimizin öngördüğü tedbir de son derece dikkat çekici ve uyarıcıdır: “Kim (bu ayda) emri altındakilerin yükünü hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennemden âzât eder.”

Hz. Peygamber’in bu beyanı, toplum kesimlerinin ve bireylerin rahmet-bereket-mağfiret mevsiminden yararlanma yol ve yöntemlerinin farklı farklı olabileceğini göstermektedir. Emir verme, iş yaptırma mevkiinde olanların, emirleri altındakilerin yükünü hafifletmek suretiyle kurtuluşa erebilecekleri açıkça hatırlatılmıştır. Bu, herkes için küçük fedakârlık karşısında rahmet mevsimi Ramazan’dan büyük kazanç sağlamak imkanı bulunduğu anlamına gelmektedir. Zira sevgili Peygamberimiz aleyhissalâtü ve’s-selâm, bu rahmet mevsiminin imkanlarından yararlanmak için ille de belli ölçüde maddî imkana sahip olmak gerekmediğini belirtmiş bulunmaktadır. “Bir yudum su ikramı” bile rahmete “vesile” kabul edilmektedir. Zira iyilik ve ikramın kendisi kadar hatta ondan da önce “iyilik yapma niyeti” önemlidir. Çünkü Allah Teâlâ rahmeti için baha/fiyat değil, bahâne ister. Has/iyi bir niyete dayalı olarak yapılacak küçük bir iyilik, fevkalâde büyük bir iyilik olarak kabul görebilir. Ramazan için “rahmet, bereket ve mağfiret mevsimi” denilmesi, küçük iyiliklerle büyük sonuçlara kavuşma fırsatı olmasından ileri gelmektedir. O halde hiç kimse kısıtlı maddî imkanlarına bakıp bu ayda asla ümitsizliğe düşmemelidir. Yapabildiğince iyilik yapmaya, iyi olmaya gayret etmelidir.

Öte yandan Peygamber Efendimiz’in, “Allah’ı hoşnud edecek iki iş” olarak takdim ettiği, tevhid ikrarı ve mağfiret dileği, dikkat edilirse, her müminin diliyle gerçekleştireceği iki iyiliktir. Tevhid inancı ve şuuru Ramazan’da bilhassa kelime-i tevhid’i sık sık tekrarlamak suretiyle yüreklerde güçlendirilmeli, kökleştirilmelidir. Zaten “Kalbler Allah’ı anmakla tatmin olur.” (Ra’d, 28)

Gerek “Bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi”, gerekse Ramazan’da yapılacak iyilik ve ibadetlerin, başka zamanlarda yapılanlardan çok farklı karşılık göreceğine dâir beyân-ı peygamberî, “Ramazanın fevkalâde bir imkan” olduğunu göstermektedir. Bilinen bir gerçektir ki, büyük imkanlar, büyük sorumlulukları da beraberinde getirir. Sevgili Peygamberimiz, bir taraftan, Ramazan ayında yapılacak iyi işlerin kıymetinin yüksekliğini anlatırken, bir yandan da bu konulara ilgisiz kalacakların her zamankinden daha büyük kayıplara, zararlara uğrayacaklarını –dolaylı olarak- hatırlatmış olmaktadır.

Söz bu noktaya gelmişken, Ramazan’a duyulan saygıdan dolayı yapılacak her olumlu hareketin mutlaka bir kıymeti olacağını vurgulamakta fayda görmekteyiz. “Ramazan dolayısıyla” diye başlayan levhalarla durdurulduğu bildirilen bazı faaliyetlerin, alınan tedbirlerin her birinin ayrı bir değeri vardır. Umulur ki bu tür davranışlar, sahiplerinin, Ramazandan bir şeyler bekleyen sahiplerinin önceki yanlışlarına keffâret olur. Toplumu din konusunda, dinî hayatın gereği hakkında bilinçlendirmeye yarayan her davranışı takdirle karşılamak, bu tür teşebbüslerin yaygınlaşmasını teşvik açısından uygun olacaktır. Yılda bir ay süre ile de olsa, toplumun dinî havayı daha yoğun şekilde teneffüs etmesine yardımcı olacak her girişimi, -kimden ve nereden gelirse gelsin- olumlu karşılamak, herhalde daha isabetlidir.

Peygamberimizin Ramazan’ı “sabır ayı” olarak tanımlaması, onun gerçekçiliğinin açık delilidir. Çünkü din ve ibadet disiplinine daha sıkı bir şekilde girmenin; bunun hisler-hevesler, çevre ve fizikî bünyede meydana getireceği değişikliklerin baskısına, saygısızlara ve saygısızlıklara, hâsılı bütünüyle günlük hayata karşı sabrın en çok gerektiği ay Ramazan’dır.

“Uzak kalamayacağınız iki iş, cenneti istemek, cehennemden kurtulmayı temenni etmek” tespiti de bir yandan, Peygamber Efendimiz’in gerçekçiliğinin bir başka ifadesi olurken, bir yandan da yapılmasını uygun bulduğu bir tavsiyesini yansıtmaktadır. Çünkü hiç kimse mutluluk ülkesi cenneti reddetmez, yine aklı başında kimse de cehennemde azap çekmeyi istemez. O halde bu tabii durumu temin etmek için gayrete soyunmanın tam mevsimi gelmiş bulunmaktadır.

Peygamber Efendimizin hutbesinden anlaşıldığına göre Ramazan, en tabiî isteklerimizden en önemli görevlerimize kadar her şeyin değerinin çok büyük ölçüde arttığı bir mevsim olmaktadır. O halde “rahmet, bereket ve mağfiret mevsimi geldi yine” deyip toplumca ve topluca kulluğa soyunmak en kutlu işimiz olmalıdır.

Ramazan ayının gündelik hayatımıza getirdiği bu görünür ve hissedilir güzellikler, hiç şüphesiz manevi hayatımızdaki güzelleşmenin yansımalarıdır.

Bu ayda kim bir hayır işlerse, başka zamanlarda bir farzı yerine getiren kimse gibi sevap kazanır. Bir farzı eda eden de, başka aylarda yetmiş farzı yerine getiren gibi sevap kazanır.

RAMAZANDA DEĞİLSE, NE ZAMAN?

Dün gece notlarımı karıştırırken bir kayıt buldum onlar içinde. Bu bir hadis-i şerifti. Enes b. Mâlik radıyallahu anh, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmekteydi:

“Hâza Ramazan kad câe

Tüftahu fîhi ebvâbu’l-cenne

ve tuğlegu fîhi ebvâbü’n-nâr

ve tüğallu fîhi’ş- şeyâtîn.

Bu’den li men edreke ramazane felem yuğfer lehu.

İzâ lem yuğfer lehu fîhi, femetâ?” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, II., 270; Taberâni, el-Mu‘cemü’l-evsat, VII., 323; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III., 143; Münzirî, et-Tergîb ve’t-terhîb, II, 99)

Önce sevindim, sonra düşündüm ve takıldım bir kelimeye.. Bu bir kelimeden duyduğum dehşeti paylaşmak istiyorum sizinle..

“Yine Ramazan geldi,

Tüm mağfiret imkanlarıyla,

Cennet kapıları ardına kadar açık,

Cehennem kapıları sonuna kadar kapalı.

Şeytanlar bağlı, kısıtlı.

Böyle bir aya erişip de bağışlanmamış olana yazık!

Ramazanda da bağışlanmazsa insan,

Peki başka ne zaman?”

“Yine hazan mevsimi geldi” diye hayıflananlara, benim gibi ömrünün son baharını yaşayanlara herkesten daha anlamlı, acı ve belki de etkili bir uyarı, bir soru, bir hatırlatma. “Ramazanda değilse, peki ne zaman?”

Sizi bilemem ama ben, bu “peki ne zaman, femetâ!” sorusu kadar bana etki eden, düşündüren, yüreğimi hoplatan, beynimi zonklatan bir başka “ne zaman” sorusu hatırlamıyorum.

Sevinç yumağının içine, tam orta yerine kuşku özünü bir atom çekirdeği gibi yerleştiren bu soru… Karalanmış, kirlenmiş ömür defterini temizleme ümidinin doğduğu mevsime yönelik en acı sonu hatırlatan bu soru… Ne yapıp edip aklanmak gereğini vurgulayan, bu iş için “başka zaman yok” diyen ah bu soru…

Sarstı beni, yüreğimi, ümitlerimi tâ derinden..

Yalnızlık kötü be dostlar böyle dehşet anlarında. Yaklaşın biraz hisleriniz, duygularınızla.. Siz de etkilenmediniz mi? Siz de korkmuyor musunuz? Siz de kendiniz için “acaba” demiyor musunuz?

Yoksa hazırlığınız tamam, niyetiniz sağlam, yüreğiniz ayakta, rahmet ve mağfiret sağnağında tepeden tırnağa aklanmaya, paklanmaya hazır mısınız? Sonuçtan emin misiniz?

Böyle bir itminan haline imrenilmez mi?

Ama ben hâlâ o “peki ne zaman?” sorusunun hatırlattığı talihsizlik ihtimaline uğramaktan, aklanamamaktan, rahmet mevsiminde susuz kalmaktan, yıkanamamaktan korkuyorum. Aşamadım bu korkuyu… Umudum kıpırdıyor içimin derinliklerinde… Hissediyorum onu… Ama korkum gözümün önünde, beynimin içinde baskın bir konumda, dimdik ayakta duruyor.

Korkuyorum işte be dostlar, korkuyorum. “Peki ne zaman?”

“Bu ramazan, evet bu ramazan!” diyebilsem, bu cevabı şöyle bütün gücümle avazımın çıktığı kadar yürekten bir bağırabilsem, buna bir niyet, bir ahd edebilsem rahatlıyacağım. Evet rahatlıyacağım.

Niyetlerinizle, dualarınızla destek olur musunuz bana dostlar?

Ben size, sizin için geçerli olmasın bu “peki ne zaman?” sorusu diye dua ediyorum. Bu ramazan, mağfiretinizin adı, aklanmanızın tadı olsun diyorum.

Ve soruyorum bir kere daha kendi kendime;

Aklanmak, “Ramazanda değilse, peki ne zaman?”

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. İsmail L. Çakan
Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi

Ramazan ve Hayat – Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Ramazan ve Hayat

Bilindiği üzere İslâm dini insanların dünyevî ve uhrevî huzur ve mutluluğunu hedeflemektedir. Ne var ki bu hedefe ulaşmak o kadar kolay değildir. Bu yüzden yüce yaratıcı insanları bu hedefinden uzaklaştıracak, alıkoyacak veya geri bırakacak iç ve dış düşmanlarına karşı mücadelede başarının yolunu kulluk bilincinin canlı tutulmasına bağlamıştır. Bu bilincin canlı tutulması için zaman zaman peygamberler göndermiş ve bu peygamberler de Allah’tan aldıkları ilâhî bilgileri insanlara tebliğ etmişlerdir. Tebliğ edilen bu bilgiler içinde çeşitli ibadetler de önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü ibadetler hem kul ile Allah arasındaki manevî bağı canlı tutmakta, hem de insanların bireysel ve toplumsal ilişkilerinde önemli fonksiyonlar icra etmektedir. Bu nedenle kulluk bilincinin kaybedildiği bir dönemde, milâdî 610 yılının ramazan ayında, insanları uyarmak üzere Hz. Muhammed (s.a.s.) son peygamber olarak görevlendirildi. Kâinatın efendisi ve onun şahsında bütün insanlık ilk defa bu ayda insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan ve insanlar için şifa, nur ve hidayet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’le buluşmuştur. Yine bu ayda müminlere oruç tutmanın emredilmesi bu aya ayrı bir değer katmıştır. Peygamberimiz hayatta iken ramazan ayına büyük bir önem vermiş ve bu ayda ibadetlere daha fazla yoğunlaşarak müminlere örnek olmuştur.

Şüphesiz ramazan ayının bireysel, toplusal ve kültürel hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ay gelince, hatta gelmeden günler evvel ayrı bir heyecan yaşarız. Gönüllerimiz kıpır kıpır olur, herkes tatlı bir koşuşturmacanın içinde buluverir kendini. Bu durum bazen namazlar ve teravihler için, bazen okunan mukabeleler için, bazen de iftar sofraları ve davetler için söz konusudur. Bu yönüyle ramazan, müminlerin davet edildiği ve her yıl bir ay devam eden bir ruh şöleni gibidir. Bu ayda Kur’an sofrası kurulur, rahmet, mağfiret ve pek çok lutuf ve ihsan müminlerin gönüllerinde bir bahar ikliminin oluşmasına vesile olur.

Manevî bir yöneliş, ruhanî bir diriliş, rahmanî bir duruş ve bakış bu ayın müminlere özel bir ikramıdır. Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… Uzun süren bir kuraklıktan sonra dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için gelen Ramazan da odur.

Ramazan birey hayatını yeniden inşa eder

Ramazan, bireye nefsanî arzularını ve ihtiyaçlarını kontrol altına almayı öğreten bir okuldur. Ramazan bireyi değiştirir, dönüştürür ve âdeta yeniden inşa eder. Günah kirleriyle kalbi kararan ve şeytanın oyuncağı olmaya yüz tutmuş insanı kolundan tutup çeker ve ona kaybettiği istikametini yeniden gösterir. Kendine getirir ve yaratılış gayesini hatırlatır. Kendine gelen ve kendini bilen insan Rabbini bilir. Rabbini bilen ise hayatı çok farklı anlamlandırır ve kâinatı çok farklı görür. Onun için artık küçük hesaplar peşinde koşmak yoktur. O ulvî gayeler ve yüksek değerler peşinde koşar. Hayat ona ahireti kazanma yolunda verilmiş en değerli sermaye, kâinat ise Allah’ın varlığını birliğini, kudretini, ihsanını, merhametini ve pek çok ilâhî sıfatını dillendiren en önemli delildir.

Ramazan, bireye Kur’an perspektifinden hayata bakmayı öğretir. Kur’an’ın değerleri diğer aylara nazaran bu ayda daha çok mümin bireyin gönlünde yer bulur. Çünkü bu ay zaten Kur’an’ın insanlıkla buluştuğu aydır ve ramazan, değerini de bu kutlu buluşmadan almaktadır. Kur’an buna şöyle işaret eder: “Ramazan ayı ki; insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an onda indirildi.” (Bakara, 185) Ramazana kucak açan birey kendisiyle barışır. Kendisiyle barışan Rabbiyle barışır ve kâinattaki bütün varlıklarla barışık olur. Bu olumlu ruh haline sahip olmak demek hayatı dolu dolu ve mutlu olarak yaşamak demektir. Ramazan birey için umuda açılan kapıdır. İyiliklere ve güzelliklere yürüyüştür.

Allah için kulu çok önemlidir, çok değerlidir. Bu nedenledir ki O, günah, hata ve kusurlarıyla kulunu başbaşa bırakmak istemez. Ona yardım etmek onu içine düştüğü günah bataklığından çekip çıkarmak ister. Bu bakımdan ramazan ayı kulun ayağındaki günah prangalarından kurtularak, iyi bir kul ve topluma faydalı bir birey olma yolunda çok önemli bir fırsattır. İmsaktan akşama kadar yemekten içmekten ve cinsel münasebetten uzak duran kişi, sabırlı olma ve sıkıntıya katlanma konusunda güç ve güven kazanacaktır. İradesini kuvvetlendirecektir. Bu da bireyin hayatta başarılı olmasını sağlayacaktır. Bununla birlikte tutulan orucun bireyin vücut sağlığı açısından önemi bilinen bir gerçektir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu durumu “Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz.” (Keşfü’l-Hafa, II, 33) veciz ifadeleri ile dile getirmişlerdir.

Ramazan ve toplumsal hayat

Toplumsal hayatta huzuru yakalamak, bireysel hayattaki kadar önemlidir. Bunun için de toplumsal hayatta huzuru ve mutluluğu etkileyen faktörlerin iyi tespit edilip gereğinin yerine getirilmesi gerekir. Daha önce gelmiş olan bütün vahiy orjinli dinlerde olduğu gibi İslâm dininin de toplumu ıslah projesi vardır. Bu proje Kur’an-ı Kerim’de ve peygamberimizin ortaya koyduğu örnek hayatta detaylandırılmıştır. Bu alanlarda ortaya konulan ilâhî öğretiler insan hayatıyla ilgili pek çok konuya ışık tutmakla ve özellikle toplumda birlik ve beraberlik ile sosyal barışı sağlamayı hedeflemektedir. Ramazan ayı bu hedefin gerçekleşmesi açısından özel bir önem arz etmektedir. Çünkü ramazan ayı ibadeti yoğun bir aydır ve orucu, teravih namazı, zekâtı ve fıtır sadakasıyla birey ve toplum üzerinde farklı bir atmosfer oluşturmaktadır. Bu olumlu atmosfer sayesinde insanlar arasında sevgi ve barış filizleri yeşermektedir. Çünkü bu ayda tutulan oruç, insanları ruhen melekleştirmekte ve kavga, kötü söz, münakaşa gibi toplumsal barışı bozan davranışlara izin vermemektedir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz; (s.a.s.), “Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O’na birisi sataşır veya küfrederse, ‘Ben oruçluyum’ desin…” (Buhari , Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 29,30; Tirmizi, İman, 8)  buyurarak ramazanda barış ve kardeşliği bozacak davranışlardan uzak durulması hususuna dikkat çekmiştir. Ayrıca bu ayda insanlar üstün ahlâkî değerlere yönelirler, yanlışlarını terkeder ve zararlı alışkanlıklardan vazgeçerler. Peygamber Efendimiz’in; “Oruçlu kimse, yalan sözü ve yalanla amel etmeyi terketmezse, Allah’ın, onun yemesini içmesini terketmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhâri, Savm, 8) ifadesi oruç yoluyla bireyi yalan vb. bütün kötülüklerden arındırarak toplumsal hayatta huzur ve emniyet ortamını sağlamaya yöneliktir. Ramazan ayında suç oranlarının diğer aylara nazaran çok daha aşağı seviyelere düşmesi de ramazanın toplum hayatına getirdiği rahmet ikliminin bir tezahürüdür.

Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.s.): “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız.” (Müslim, İman, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56) buyurarak imanı toplumsal barışın temel taşı yapmıştır. Ramazan ayı toplumsal barışı gerçekleştirecek pek çok değeri bünyesinde barındırmaktadır. Bu ayda verilen zekât ve sadakalar zengin ve fakir arasındaki uçurumu sevgi köprüsüne çevirmektedir. Kurulan iftar sofraları tanıdık tanımadık pek çok insanı bir araya getirerek ayrı bir heyecan yaşatmaktadır. Tutulan oruçlar, bireyi arındırmasının yanında, açlığın ve fakirliğin ne demek olduğunu bizzat tecrübe ederek öğretmektedir ki, fakirin ve yoksulun hali iyi biline. Sevgi, kuru bir laftan ibaret değildir. İmani sevgi, vermek demektir. Paylaşmak demektir. Bir olmak, diri olmak, iri olmak demektir. İşte ramazan topluma bunu öğretiyor, bireye bunu öğretiyor. Barışı, kardeşliği, sevgiyi, ve paylaşmayı öğretiyor. İnsanî değerlerin alt-üst edildiği, insanî ilişkilerin menfaate, maddeye ve beklentilere dayalı olarak yürütüldüğü günümüz dünyasında ramazanın sevgi, kardeşlik ve yardımlaşma boyutunu hayata geçirmeye ne kadar çok ihtiyacımız var. İnsanlarla olan ilişkilerimizden doğan görev ve sorumluluklarımızı ilâhî ölçüleri gözeterek yerine getirmek, herkese adaletle davranmak, kimseyi aldatmamak, komşusu açken tok olarak yatmamak, yalancılık ve dolandırıcılık yapmamak, kimseye iftira etmemek gibi dinimizin Allah’a imanla irtibatlandırdığı ahlâkî davranışlarımıza çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bunlar ramazanın rahmet ikliminden istifade etmenin göstergeleridir.

Ramazan ve çocuk

Büyükler için de ramazan ayı önemlidir fakat çocuklar açısında onun yeri bambaşkadır. Çocuklar ramazanın gelişini hasretle bekler. İftarı, sahuru, teravih namazları, camide hep birlikte söylenilen salât ü selâmlar çocuğun ruh dünyasında çok farklı akseder. Ramazanın gelişiyle evde bir değişim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de, o dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Bazen olan biteni anlamlandıramaz iftardan önce sorar etrafındakilere: Anne niçin yemeğe başlamıyoruz? Annesi izah etmekte güçlük çeker. Yaşı biraz büyümüşse ara sıra oruç tutmaya başlar. Bu onun için çok önemlidir. İlk defa büyüklerin yapabildiği bir şeyi başarmaktadır. Acıkmıştır, susamıştır, zorlanmıştır ama bütün bunlara rağmen görevi başarıyla tamamlamıştır. İftarda yenilen taze pidenin kokusunu ve annesinin yaptığı güzel yemeklerin tadını hayatı boyunca unutamayacaktır.

Pek çok çocuk ramazan ayı sayesinde belki de ilk defa kutsalla tanışır. Aşkın bir yaratıcının varlığına inanmaya başlar. İyi ve kötünün, sevap ve günahın, doğru ve yanlışın birbirinden farklı şeyler olduğunu öğrenmeye başlar.

Ramazan ve kültürel hayat

Ramazan geçmişten günümüze bütün İslâm toplumlarında kültürel hayata ayrı bir zenginlik katmıştır. Ülkeden ülkeye, şehirden şehre değişen ve farklılıklar arz eden ramazan kültürünün pek çok alanı etkilediği görülmektedir. Osmanlı döneminde ramazanın, edebiyat, sanat, günlük hayat, mutfak, eğlence hayatını etkilediği ve bu alanlara damgasını vurduğu bilinmektedir. Osmanlı ramazan kültürü bütün boyutlarıyla alındığında ancak kitaplara sığacak hacimdedir. Ramazan’a mahsus ekmekler, başta güllâç olmak üzere tatlılar, iftar sofrasını süsleyen iftariyeler, büyüklerin konaklarında verilen diş kiralı ziyafetler dillere destandır. Minarelerde mahyalar kurulur, kandiller yakılır, hatta uçurulurdu. Daha ziyade gece bekçileri davul çalarak ve mâni söyleyerek halkı sahura uyandırırlardı.

“Yeni Cami direk ister,

Söylemeye yürek ister,

Benim karnım toktur amma;

Arkadaşım börek ister.”

Kabilinden zarif mâniler defterler dolduracak kadar zengindir. Belli bir zamandan itibaren iftar ve imsak topları da meşhur olmuştur. İstanbul birçok şeyin olduğu gibi en zengin ramazan kültürünün de merkezi idi. Burada yapılan belli camilerin avlularında sergiler ve Direklerarası gezintileri hâlâ anlatılır. Sergilerde, çeşitli ülkelerden getirilmiş baharat, şeker, şekerleme, tespih, ağızlık gibi şeyler sergilenir ve satılırdı. Şehzadebaşındaki Direklerarasında, ikindi ile akşam arasında, çoğu yaya bazıları arabalı genç kadın ve erkekler bir aşağı bir yukarı gezinti yaparlardı. Akşam ezanından önce Ayasofya ve Eyüp camilerine gelenler burada, türbedarların verdikleri su ile iftar ederler, akşam namazını kıldıktan sonra çevredeki aşçı dükkânlarından birine giderek yemek yerlerdi. (Karaman, Hayrettin, Ramazan Özel Yazıları, 4)

Artık günümüzde de ülkemizin bütün şehirlerinde ramazan ayı kültürel hayatı canlandırmaya başlamıştır. Bu çok sevindirici bir durumdur. Özellikle büyük şehirlerde kurulan iftar çadırları ve bu çadırlarda iftardan önce ve sonra gerçekleştirilen çeşitli etkinlikler modern hayatın içinde sıkışıp kalmış olan günümüz insanını çevresiyle kaynaştırmakta ve sosyalleştirmektedir. Televizyon ve radyolar tarafından yapılan iftar ve sahur programları pek çok insanın ramazan hayatına ayrı bir renk vermektedir. Ülkemizin güzide hocaları dinî konularda bilgiler vermekte, Kur’an okumakta, ilâhi ve kasideler söylemektedir. Bütün bunlar önemsenmelidir. Ramazan ayı kültürel atmosferiyle toplumumuzun birlik ve beraberliğine önemli katkılar sağlamaktadır.

Bu ay vesilesiyle çeşitli il ve ilçelerimizde kitap fuarları açılmaktadır. Bilindiği üzere ramazan ayında indirilmeye başlanan Kur’an’ın ilk hitabı “Oku”dur. Bu fuarlar vasıtasıyla insanlar çeşitli kitapları görme, tanıma, alma ve okuma imkânına kavuşmaktadırlar. Yapılan konferans ve paneller de ayrı bir boşluğu doldurmaktadır.

Sonuç olarak ramazan ayı; ruhlarımızın kötülüklerden arınması, toplumumuzda birlik ve beraberliğimizin sağlanması, kültürel etkinliklerin artması gibi bireysel ve toplumsal  hayatımıza ait pek çok güzelliği bünyesinde barındırmaktadır. Bu ayı en güzel şekilde değerlendirmek ve maddî-manevî istifade etmek hepimiz için mutluluk vesilesidir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2007 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

Yunus Akkaya
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Oruç Tutmak Kur’an’a Tutunmaktır – Piraziz Müftüsü

Oruç Tutmak Kur’an’a Tutunmaktır

Oruç, hayatın anlamını ve hedefini yaşayarak öğrendiğimiz bir okuldur. Gönül dünyasının güzelliklerini, iyilik ve yardımlaşmanın huzurunu, barış ve kardeşliğin gücünü, dünya ve ahiret saadetinin yollarını burada öğreniriz.

Yüce Allah, “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç tutmak farz kılındı. Ta ki korunasınız.” (Bakara, 183) buyuruyor. Allah Teâlâ’nın emri olan orucu tutmak, Allah’ın emrini tutmaktır. Gayesi ise, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak, böylece takvaya ulaşmaktır. Oruç, asıl değer ve üstünlüğünün maddî farklılıklarda değil, ahlâk ve fazilette olduğunu ifade eder. Hedef olarak takvayı gösterir. Oruç, hedefimizi tutturmak için tutumumuzu gözdengeçirmektir.

Oruç, bir kalkan gibi bizi kötülüklerden korur. (Buhari, Savm, 2) Şeytanın elini kolunu bağlar, geçit noktalarını kapatır. Duygularımızı yumuşatır. Öfkemizi teskin eder. Düşüncelerimizi derunileştirir. Davranışlarımızı olgunlaştırır. Gönül dünyamızı aydınlatır. Eksiğimizi ikmal eder. Oruç hem bir onarım hem de bir donanımdır.

Oruç kardeşlik ve barıştır. İnsanca bir duruştur. Olumsuz olanı durduruş ve yeniden diriliştir. Bütün ibadet, iyilik ve ahlâkî davranışlar gibi oruç da bize cennetin kapılarını açan bir anahtardır. Sadece ramazanda değil, bütün hayatımız boyunca, kapımız kötülüklere kapalı, hayır ve iyiliklere açık olmalıdır. Biz oruç tutarız; oruç da bizi kötülüklerden, günahlardan ve cehennemden uzak tutar.

Dikkatlerimizi maddenin ve midenin ötesine çeken oruç, Allah’a kulluk etmek (Zariyat, 56) ve güzel ameller sergilemek (Mülk, 2) noktasında varlığımızın gayesini hatırlamamıza vesiIe olur. Sadece varlık gayesini idrak edenler, varlığın hakikatine vâkıf olabilirler. Gafil olanlar, sefil olurlar. Oruç bize, sürekIi olanı süreli olana tercih etmeyi öğretir. Oruç gafletten uyanmak, hakka adanmaktır. Oruç, hayatımızla varlık gayemizin ne kadar tutarlı olduğunu yeniden gözden geçirmektir.

Oruç, niyet, hareket ve davranışlarımızı Allah rızasının rengine boyar. Hayatımıza ibadetin huzurunu, tefekkürün derinliğini ve ahlâkın yüksekliğini katar. Allah Teâlâ’ya onu görüyor gibi kulluk etmeyi (Müslim, İman, 1) bir hayat tarzı haline getirmemizi sağlar. Din, sadece cami içerisinde yaşanan bir nizam değil, bütün hayatın kendisiyle ölçüldüğü bir nizamdır. Oruç, Allah rızasını, sonsuzluk âlemini ve sorumluİuk duygusunu hesaba katmaktır. Oruç tutmak, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmayı, her durumda göz önünde tutmaktır.

Hakikate susamış gönüllere ilâhî bir rahmet olan Kur’an-ı Kerim, ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır. Bu sebeple bu ay bütün mevsimlerin güzelliklerini taşır. Oruç ikliminde yaşamak, müminlerin, bütün yılboyunca gönüllerinde yaşatılan bir özlemdir. Camilerde, mescitlerde ve evlerimizde daha sık saf tutuyoruz, ellerimiz daha çok Kur’an tutuyor. Kur’an’a tutunarak hayatımızı daha tutarlı bir hale getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 185) Oruç tutmak, Kur’an’a tutunmaktır.

İlâhî rahmet, bütün mevcudatı bürümüştür. Yüce Allah buyurur ki: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (Araf, 156) Herkes kendi gayret ve çabasıyla nasibini çoğaltır. “Herkes için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) Oruç ilâhî rahmeti kuşanmaktır. Hayat şartlarının meydana getirdiği ayrılık ve ihtilâfları, insanlık şartlarının gerektirdiği birlik, beraberlik ve yakınlık noktasına bağlayan ve bu noktayı merkezileştiren bir özelliğe sahiptir oruç. Oruçla toplumsal barış yeniden tesis edilir. Gönülden gönüle sevgi ve saygı akımı başlar. Oruç, İslâmın eşitlik ilkesinin en mükemmel tezahürlerinden biridir. Kardeşliğe aykırı ne varsa oruç ona karşı çıkar. Oruç ellerimizin daha sıcak tutuşmasıdır. Sevgiye, kardeşliğe, paylaşmaya, iyiliğe doğru yol tutmaktır.

Oruç, kötü alışkanlıkların zincirini kırar. İradenin yönünü hayra ve iyiliğe doğru çevirir. Nefsin zaptettiği kalelere özgürlüğün bayrağını diker. Rahmet kapılarını açar, cehennem kapılarını kapatır. (Buhari, Savm, 5) En kötü kölelik, kişinin nefsine tutsak olmasıdır. Nefsanî arzularını kontrol edemeyen bir insan kolaylıkla kötülük işler. Kötü alışkanlıklarının kurbanı olur. En önemli kontrol mekanizması imanî ve ahlâkî değerlerdir. Yüce Allah: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü?” (Casiye, 23) buyurur. Sevgili peygamberimiz de şöyle buyurmaktadır: “Akıllı adam, nefsini kontrol altında tutan ve sonsuzluk hayatı için hazırlık yapan kimsedir.” (İbn Mace, K. Zühd, c. 2, s. 1423) Oruç tutmak, nefsin tutsaklığından kurtulmak, onun dizginlerini elinde tutmaktır.

İrademizi kuvvetlendiren oruç, nefsanî ve şeytanî dürtülere karşı mukavemetimizi artırır. Oruç bir nefis tezkiyesi, bir irade terbiyesidir. Söz ve işlerini yalanla kirletenleri uyarır. (Buhari, İlim, 30) Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 10) Oruç, her türlü günah ve kötülüklere karşı kendini tutmaktır.

Oruç, riya ve gösterişi hayatımızdan kovmayı öğretir. Oruç şeytan elinin ulaşmadığı, gösterişin bulaşmadığı bir ibadettir. Nitekim kutsi bir hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: “Oruç, Benim içindir; onun karşılığını Ben vereceğim (Müslim, Siyam, 164) İhlâs ve samimiyet ibadetlerin ruhudur. Allah Teâlâ’ya yakın olmanın sırrına erenler, başkalarının görmesinde, kendileri için itibar araştırma zilletine katlanamazlar. Oruç tutmak, basit hesapları aşan bir ruh yüceliğine ve olgunluğuna ulaşmak için kendimizi değerlendirmeye tabi tutmaktır.

Oruç bize, sabrı, sebatı, istikrarı, azmi ve kararlılığı öğretir. Hayatın zorluklarına katlanamayanlar, başarının doruklarına kanatlanamazlar. Oruç sabırla sınanmak, azimle donanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sabredenlere mükâfatları, hesapsız ödenecektir!” (Zümer, 10) Sabrın ödüllerinden biri de başarı ve zaferdir. Oruç tutmak, sağlam bir iradeyle zorluk ve kötülüklerle savaşa tutuşmaktır.

Oruç bize mahrumiyeti tattırarak elimizdeki nimet ve imkânların hem kıymetini hem de kaynağını gösterir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şükrederseniz elbette size nimetlerimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, azabım pek çetinir.” (İbrahim, 7) Hayatın ve sahip olduklarının değerini bilmeyenler, onları değerlendiremezler. Şükretmek için farketmek gerekir. Unutmak gaflete, gaflet dalâlete, dalâlet hezimete yol açar. Oruç bir uyarı, bir uyarış, bir farkına varıştır. Oruç, pas tutan gönül aynasını parlatır. Oruç, kadrini bilenleri, Kadir Gecesi’nin rahmetiyle arındırıp bayramın aydınlığı ile kucaklaştırır. Oruç, insanın gönlünü aydınlatarak bütün hayata ışık tutar.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2007 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

H. Hilmi Yılmaz
Piraziz Müftüsü

Ramazan, Kur’an ve Oruç – Doç. Dr. Selim Özarslan

Ramazan, Kur’an ve Oruç

Ramazan, başlangıcında rahmet, ortasında bereket ve sonunda mağfiret (bağışlanma) olan kutlu bir aydır. Ramazan, Kur’an ve oruç ayıdır. Yani İslâm’ın kutsal kitabı Kur’an’ın indirildiği kutsal zaman dilimidir. Kur’an’ın betimlediğine göre, Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu (hakkı) eğriden (bâtıldan) ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. (Bakara, 185) Kur’an kendisinde şek ve şüphe bulunmayan Allah’ın kelâmı ve bütün insanlık, özellikle de sakınanlar ve arınmak isteyen iyiler/ muttakîler için bir yol gösterici ve hidayet kaynağıdır. (Bakara, 2) Kur’an bütün insanlığa indirilmiş, ancak ona uyanları huzur ve saadete götürecek olan ilâhî hitaptır. Kutlu ve mutlu hayat kaynağıdır. Kendisine inanıp bağlananları iki cihan/dünya ve ahiret saadetine ulaştıracağında hiç şüphe bulunmamaktadır.

Ramazan ayı ise azgın nefislerin terbiye edildiği, fakir ve yoksulların doyurulup gözetildiği, sevap ve mükâfatın arttığı, af ve mağfiretin çokça ihsan edildiği kutsal bir aydır. Tutulan oruçları, kılınan vakit ve teravih namazları, okunan hatim ve mukabeleleri, açılan iftar ve sahurları, yapılan dua, tövbe, hamd, zikir ve niyazları ile baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayıdır. (Nesai, İman, 22, V, 117)

Ramazan ayı çok kârlı bir zaman dilimi ve uhrevî kazanç mevsimidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Ramazan’ın önemi hakkında şöyle buyurmuştur: “Kim inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ın gecelerini ihya ederse, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

Ramazan ayının güzelliği ve bereketi hakkında da Peygamberimiz (s.a.s.), “Ramazan’ın evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluştur. Her kim, bu ayda idaresi altında bulunanların iş yükünü hafifletirse, Allah ona mağfiret eder ve cehennem azabından kurtarır.”, “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Savm, 5) buyuruyor.

O aynı zamanda oruç ayıdır. Bu aya erişenlerin oruç tutmaları emredilmiştir. “Öyle ise sizden Ramazan ayına yetişenler onu oruçla geçirsin. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” (Bakara, 185)

Oruç’un Arapça’sı savm ve sıyâmdır. Arapça’da savm kelimesi, ‘bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek’ (İbn Manzur, Ebi’l-Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, Daru’s-Sâd, Beyrut, 1410/1990, XII, 350-351) anlamına gelmektedir.

Fıkıh terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir amaç uğruna ve bilinçli olarak yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir. Tarifteki imsak vakti, oruç yasaklarından (yeme, içme ve cinsel ilişki) uzak durma vaktinin başlangıcını ima eder. İmsak vakti, tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık) vakti olup, bu andan itibaren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip orucun başlama vaktidir.

Yine tarifteki iftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti de girmiş olur. Gündüz ve gecenin tam manasıyla teşekkül etmediği bölgelerde oruç süresi, buralara en yakın, vakitlerin oluştuğu bölgelere göre belirlenir.

Kur’an-ı Kerim’de orucun başlangıç ve bitiş vakti, mecazi bir anlatımla şöyle belirtilmiştir: “… Fecrin beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilecek hâle gelinceye kadar yiyip içiniz; sonra akşama kadar orucu tamamlayın….” (Bakara, 187)

Oruç, Hz. Peygamber’in hicretinden bir buçuk sene sonra şâban ayının onuncu günü farz kılınmış olup, İslâm’ın beş şartından biridir.

Orucun farz kılındığını bildiren ayetler şunlardır:

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki, korunursunuz. Oruç sayılı günlerdedir. İçinizden hasta veya yolculukta olanlar başka günlerde tutabilirler; oruca gücü yetmeyenler ise bir fakir doyumluğu fidye vermelidir. Daha fazlasını veren, kendine daha fazla iyilik etmiş olur; fakat yine de, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 183-184)

Oruç, riya ve gösterişin en az karışacağı bir ibadet olduğundan, sevabı en fazla olan ibadetlerden biri olarak kabul edilmiştir. Peygamberimizden rivayet edildiğine göre, orucun bu niteliğine ilişkin olarak yüce Allah; “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, 2, 9; Müslim, Sıyâm, 30) buyurmuştur.

Sonsuz güzellikleri ile manevî hayatımızı kuşatan bu rahmet ve oruç ayında, kimsesizlerin kimsesi ve yanında olunmalı, öksüz ve yetimler sevindirilmeli, hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç olanların yardımına koşulmalı, en önemlisi de israf, gösteriş ve debdebe kokan iftar davetleri yerine, yoksul ve muhtaçların da katıldığı iftar sofraları tercih edilmelidir.

Ne mutlu ibadetlerini Allah rızası için yapanlara ve kutlu mükâfatlarına ulaşanlara…

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi 2007 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Selim Özarslan
Fırat Üniv. İlahiyat Fak

Manevî Duyguların Coştuğu İklim Ramazan Ayı ve Günahlardan Arınma

Manevî  Duyguların Coştuğu İklim Ramazan Ayı ve Günahlardan Arınma

Oruç, gerek fert ve gerekse toplum açısında büyük bir nefis terbiyesini içerir. Oruç, önce bireyin inancını, ahlâkını, düşüncesini ve niyetini arındırır. İslâm’da önce ferdin kendini düzeltmesi esastır. Fertler düzelmeden toplumda düzelme ve iyileşme beklenemez. Oruç, önce ferdi günahlardan uzaklaştırarak temiz bir toplum oluşturmaktadır.

Ramazan kelimesi, Arapça “ramiza” sözcüğünden alınmıştır. Bir kimsenin şiddetli sıcaktan dolayı içi yandığında (hararetlendiğinde) “ramiza’s-sâimü” denilir. “Ramaz”, güneşin hararetinin şiddetinden taşların son derece ısınması ve yanmasıdır. Kızgın yere de “ramzâ’ denir. “Ramazan”, yanmak anlamına gelen “ramiza” fiilinin mastarıdır yani, kızgın yerde yalın ayak yürünmesi neticesinde ayağın yanması demektir. Ramazan kelimesinin başına “şehr (ay) sözcüğü eklenerek “Şehrü Ramazan” bu mübarek aya özel isim yapılmıştır. Çünkü bu mübarek ayda açlık ve susuzluk hararetinden dolayı ıstırap çekilir yahut orucun harareti ile günahlar yakılır. (İbn Manzur, Lisânü’lArab, Beyrut, 1999, V, 315316; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştirenler, İsmail Karaçam ve Arkadaşları, Almanya, ts. I, 531)

Dilimizde oruç demek olan “sıyâm”, sözlükte nefsi meylettiği şeylerden alıkoymak, kendini tutmaktır. Terim olarak orucun anlamı, ehliyetli bir insanın nefsin en büyük istekleri olan yeme, içme ve cinsel ilişki gibi bilinen zaruri ihtiyaçlardan sabahın başlangıcından güneşin batışına kadar ibadet niyeti ile kendini alıkoyması yani uzaklaştırmasıdır. (Yazır, Muhammed, Hamdi, a.g.e., I, 516.)

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Ramazan ayının, günahlardan temizlenme, günahlardan uzaklaşma ve günahları yakıp yok etme gibi gayeler taşıdığı görülür. Demek ki, Ramazan ayında orucun farz kılınmasının sebebi, nefsi kötülüklerden korumak ve terbiye etmektir. Bu çerçevede Ramazan orucunun âyet ve hadislerde açıklanan önemli hikmetlerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Günahlardan korunma

Ramazan orucunun farz olmasındaki en önemli hikmetlerden biri de günahlardan korunmayı ve uzaklaşmayı sağlamaktır. Bu konuda şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâya erersiniz (korunursunuz).” (Bakara, 183)

Merhum Hamdi Yazır, “Umulur ki, takvâya erersiniz (korunursunuz)” cümlesini, şöyle yorumlar: Oruç sayesinde nefsinize ve şehvetlerinize hakim olma alışkanlığını elde ederek günahlardan, tehlikelerden sakınıp takvâ mertebesine erebilesiniz. Çünkü oruç, şehveti kırar, nefsin heveslerini mağlup eder. Azgınlıktan, kötülükten men eder. Dünyanın âdi lezzetlerini, makam ve yükselme davalarını küçük gösteririr. Hayatın lezzetini tattırır, kalbin Allah’a bağlılığını artırır, ona bir meleklik zevki ve saşığı bağışlar. (Yazır, Muhammed, Hamdi, a.g.e., I, 517)

Oruç, kişiyi kötülüklerden arındırır. Nefsin arzularına karşı bir kalkan görevini yapar. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “… Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tutuğu gün kötü söz söylemesin ve bağırıp çağırarak huzursuzluk çıkarmasın. Şayet kendisine birisi söver yahut, onunla kavga ederse “ben oruçluyum” desin.” (Buharî, Savm, 2; Müslim, Sıyâm, 161, 162; Tirmizi, Savm, 54; Nesâî, Sıyam, 42; İbn Mâce, Sıyam, 1)

Hadiste açıkça ifade edildiği gibi oruç, kavga, dövüş, sövme, kötü söz söyleme ve huzursuzluk çıkarmak gibi toplum düzenini bozan olumsuzluklara karşı bir kalkan görevini üstlenmekte ve toplumu kirleten günahların önüne geçmektedir.

Oruç tutan kimseler; nefislerine hakim olur. Tutmayanlar ise nefsanî arzularının peşine takılıp gider, günah batağına saplanıp kalırlar. Oruç, haset, fesat, hile, fitne gibi çirkin fiillerden uzaklaşmayı sağlar. Başkalarının malına, namusuna şeref ve haysiyetine tecavüzden alıkoyar.

Oruç, gerek fert ve gerekse toplum açısında, büyük bir nefis terbiyesini içerir. Oruç, önce bireyin inancını, ahlâkını, düşüncesini ve niyetini arındırır. İslâm’da önce ferdin kendini düzeltmesi esastır. Fertler düzelmeden toplumda düzelme ve iyileşme beklenemez. Oruç, önce ferdi günahlardan uzaklaştırarak temiz bir toplum oluşturmaktadır. Yılda bir ay farz kılınan oruç, senelik bir muhasebenin yapılmasını temin eder. Müslüman toplum, bir önceki Ramazan ayı ile içinde bulunduğu Ramazan ayı arasında manevî kazancının bilançosunu çıkarma fırsatını bulmakta, günahlarını esaslı bir şekilde sorgulama imkanını bulmakta, tevbesini yineleme cihetine gitmekte, oruç ibadeti ile maddî ve manevî temizlenmesini gözden geçirmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.): “Büyük günahlardan kaçınıldığı taktirde, iki ramazan aralarındaki (işlenen küçük) günahlara kefarettir.” buyurmuştur. (Müslim, Taharet, 5) Oruç tutan kimse, küçük günah işlememişse, bu durumda tutuğu oruç, sevabını artırır ve derecesini yükseltir. Orucun amacı da budur. İslâm’ın emrettiği ibadetlerin maksadı da günahlardan uzak bir toplum meydana getirmektir. Bu sebeple oruç, bu toplumun maddî ve manevî temizlik adına önemli bir teminatıdır. Zira günahlardan arınmayan bir toplumun, maddî açıdan yükselmesi, insanlık adına refah ve istikrar getirmemiştir. Öncelikle manevî yükselişle insanlık yücelmiş ve insan olmanın onurunu yaşamıştır. Bütün peygamberlerin tebliğ ve irşat ekseninde yürüttükleri mücadelenin temel amacı da budur.

2- Oruç Allah rızasına ulaştırır

Çeşitli hikmet ve yararlarının bulunması, oruç ibadetinin farz olmasının asıl sebebi değildir. Oruç ibadetinin farz olmasının asıl sebebi, Allah’ın emrine teslimiyet ve O’nun rızasına ulaşmaktır. Orucun ahlâkî ve sosyal faydalarından önce, onun teslimiyet ve rıza boyutunu düşünmek gerekir.

Oruç, Allah Teâlâ emrettiği için tutulur. Kulluğun temel ilkesi “İşittik, itaat ettik.” (bkz. Bakara, 285), sözleşmesine dayanır. İtaat ve bağlılık önce gelir. Hikmet ve yararlar ise bu teslimiyet ile kendini göstermeye başlar. Kısa bir ifade ile kul, kendisine emredilen bir ibadeti, hikmet ve faydasından dolayı değil, Allah emrettiği için yerine getirir.

Şu kutsî hadis, oruç ibadetinde Allah rızasının temel teşkil ettiğini göstermektedir:

“…Oruç, benim içindir. Onun mükafatını ancak ben veririm. Kulum, nefsânî arzularını ve yemesini benim rızam için terk eder…” (Buharî, Savm, 9; Müslim, Siyâm, 164; İbn Mâce, Sıyam, 1; Ahmed b. Hanbel, 1, 446) Oruç tutan kimse, tayin edilen zaman diliminde sadece Allah rızası için yememekte, içmemekte ve kendisi için mubah olan nefsânî isteklerini terk etmektedir. Oruç; nefsin vesvesesine ve aldatmasına karşılık en büyük korunma vasıtasıdır. Nefis oruçla terbiye edilir ve kontrol altına alınır. Oruç, bir sabır işidir. Oruçta gösterilen sabır sayesinde kişinin, Allah’a olan bağlılığı ve dindeki samimiyeti artar. Orucun kazandırdığı feyiz ve ilhamla kul, Allah’ın rızasını elde eder. Ramazan ikliminde ve oruç kulvarında koşan mü’min, yana yana, pişe pişe Allah’a teslimiyetini gösterir ve O’nun rızasına ulaşmak için gayret sarf eder.

3- Oruç bir şükran ifadesidir

Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayının en faziletli gecesi olan kadir gecesinde dünya semasına, Beyti Mamur’a bir defada indirilmiş, sonra yirmi üç senede azar azar, parça parça Peygamberimiz Hz. Muhammed’e vahyedilmiştir. “Rabbinin adıyla oku” âyetinin inişi Ramazanı Şerifin Kadir gecesine tesadüf etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu mübarek aydan başka Allah’ın övgüsüne mazhar olarak ismi açıkça söylenen bir ay yoktur. (Yazır, Muhammed Hamdi, a.g.e., I, 532533) Ramazan ayının şöhreti ve ayların sultanı olması, bütün insanlığa bir hidayet rehberi ve nur kaynağı olan Kur’an’ın inişine başlangıç olmasındandır.

Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği nimetlerin başında vahiy nimeti gelmektedir. Bu anlamda Kur’an-ı Kerim, bütün insanlık ve özellikle bu ümmet için büyük bir nimet ve şereftir. Allah Teâlâ’nın kelâmının elimizde ve aramızda canlı bir şahit olarak bulunması, tarifi mümkün olmayan yüce bir nimet ve şükredilmesi gereken büyük bir lütuftur. Böyle eşsiz bir nimete sahip olmanın karşılığında Rabbimiz, bizden oruç tutmamızı emretmiştir. Bu izaha göre düşünüldüğünde Ramazan ayına, Kur’an’ın inişini belgeleyen şükür ayıdır, denilebilir.

Kur’an’ın indirildiği Ramazan ayında yapılması gereken en önemli faaliyet, Kur’an’ın anlaşılması için gayret gösterilmesidir. Ramazan ayının, Kur’an’ı anlama ayına dönüştürülmesi, bütün Ümmeti Muhammed için büyük bir dirilişin başlangıcı olabilir. Çünkü Kur’an, insanlara açıklanması ve üzerinde düşünülmesi için gönderilmiştir. (Nahl, 44) Kur’an, insanların hayatına yön vermek için indirilmiştir. (Nisâ, 105) Kur’an’ın, insanlar arasında hüküm ve hakem kitabı olması, ancak onun anlaşılmasına, araştırılmasına ve ilkelerinin hayata hakim olmasına bağlıdır. Ramazan ayının bu düşünce ile ihya edilmesi, müminlerin ve insanlığın önünü açacak ve yolunu aydınlatacaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi 2005 Ekim sayısında yayınlanmıştır

Dr. Kerim Buladı
Zeytinburnu Vaizi

Kulluk İmtihanı ve Ramazan

Kulluk İmtihanı ve Ramazan

“İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.” (Fussilet, 34)

“İçinizden benim dostlarım muttakilerdir. İşte siz de onlardan olduysanız ne âlâ. Aksi hâlde basiretli olun, basiretli olun. İnsanlar hayırlı amellerle gelirken, siz kötü yükler ile gelirseniz sizden yüz çevrilir…” Hz. Muhammed (s.a.s.)

İnsan imtihan olmaktadır

Mümin, karşılaştığı her olayı Allah’ın özel olarak, imtihan kastıyla karşısına çıkardığını bilmeli, Allah’a tevekkül etmeli ve O’nun rızasına uygun olan en güzel tavrı göstermelidir.

Herşeyi hikmetle yaratan Allah, tüm evreni insanın hizmetine vermiştir. Rabbimiz, Güneş Sistemi’nden atmosferdeki oksijen oranına; etinden, sütünden faydalandığımız hayvanlardan suya ve daha nicelerine kadar kâinattaki tüm varlıkları insanın hayatına hizmet edecek şekilde yaratmıştır. Bu gerçek ortadayken, insan hayatının bir amacı olmadığını düşünmek büyük bir cehalet olur. Elbette insanın bir yaratılış amacı vardır ve Allah bu amacı şöyle açıklar: “İnsanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

İnsanların sadece az bir kısmı bu yaratılış amacını kavrar ve buna uygun olarak yaşar. Allah, dünya üzerindeki hayatımızı, bu amaca uyup uymadığımızı denemek için yaratmıştır. Allah’a gönülden kulluk edenlerle, O’na isyan edenler bu dünyada Allah’ın imtihanı neticesinde ortaya çıkacaklardır. İnsana verilen tüm imkânlar (bedeni, duyuları, malları…) bu imtihan içindir. Bir ayette Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz Biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık. Onu imtihan edeceğiz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan, 2)

İnsanın dünyadaki vazifesi, Allah’a ve ahirete iman etmek, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği şekilde güzel ahlâk sahibi bir insan olmak, Allah’ın sınırlarını korumak ve O’nun hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaktır. Allah’ın emirlerini hangi insanların yerine getireceğini ancak yaşadığımız bu dünya hayatındaki imtihan neticesinde görebileceğiz. Allah, insanlardan gerçek ve samimi bir iman istediği için, insan yalnızca “iman ettim” demekle gerçek bir imana ulaşmış sayılmaz. İnsan, Allah’a ve O’nun dinine gerçekten inandığını, şeytanın, kendisini saptırmak için göstereceği büyük çabalara rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini göstermelidir. İnsan, inkârcılara uymayacağını, kendi nefsinin tutkularını Allah’ın rızasına tercih etmeyeceğini de ispatlamalıdır. Bunu ise karşısına çıkan olaylara karşı gösterdiği tepkilerle ortaya koyacaktır. Allah, dini kabul eden insanın karşısına bazı zorluklar çıkaracak, bunlara karşı gösterdiği tavırlarla onu imtihan edecektir. Bu gerçek, Kur’an’da şu şekilde izah edilir: “İnsanlar, (sadece) “iman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2)

Allah, başka bir ayette iman ettiğini söyleyenleri sınayacağını şöyle bildirmektedir: “Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran, 142) Allah’ın Kur’an’da bildirmesine rağmen iman eden bir insanın karşılaştığı zorluklara şaşırması elbette doğru olmaz. Bu zorluklar günlük hayatın sanki sıradan gibi gözüken problemleri de olabilir, ilk bakışta büyük bir felaket gibi gözüken olaylar da. Mümin, tüm bunların hepsine imtihan gözüyle bakmalı, Allah’a tevekkül etmeli ve O’nun rızasına uygun olan tavrı göstermelidir. Bir ayette, müminlerin karşılaşacakları zorluklardan şöyle söz edilir: “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Sadece zorluklar değil, dünya hayatındaki nimetler de Allah’ın birer imtihanıdır. Allah, verdiği her nimetle beraber insanın Kendisine şükredici olup olmadığını dener. İnsan, hem zorluk anlarında hem de nimetler içerisindeki rahatlık anlarında daima âlemlerin Rabbi olan yüce Allah’a şükredici olup, O’nun emirlerini yerine getirmelidir. Yaratan ve yaratılan arasında arzu edilen ünsiyetin meydana gelmesi, kulluk ile doğrudan alâkalıdır. Kulluğumuzdaki tezahürlerde bu ünsiyetin kuvvetini ve derecesini ortaya çıkarır.

Kulluğu şekillendiren, evvelde tam bir teslimiyettir. Kul olmamız hasebiyle üzerimize tevdi edilen emir ve nehiylerden murat ise, teslimiyetimizin salimen fiillerimizde de zahir olması, gönüllerdeki huşunun amellere dökülmesidir. Bizi biz kılan bütün varlığımızın, Yaratanımıza teslimiyette, kulluğumuzda mündemiç bir hâl arzetmesi, Rabbimizin kullarını imtihandan muradına isabet etmesi demektir. İbadetlerimizin tam şuuruna erebilme, teslim olmuş bir kalple Rabbimize yönelebilme ve iç âlemimizdeki aydınlıkların amellerimizde şuyû bulması için; evveliyette varlık gayesine uygun olarak hayatımızın şekillenmesi yani madde ve manada kirlerden arınmak zorunluluk arzetmektedir. Makbul bir amel, o amelin erkân ve edep ölçülerine isabeti kadar hatta daha mühimce, içinde ihlas nurları parlayan, yüzü rızayı ilâhiye müteveccih bir kalp sahibinden zahir olmasına bakar. Bu makbuliyet; tevazu, acziyet, korku ve umutta kat edilen derecelere göre farklılık arz etmektedir. Sadırlarda rıza nimetine açılan müevvel kapıların aralanması, daha ötede ise emirlere harfiyen iktida gayreti ile yakınlık arzusunda olan kulda, razı olunmuş ve ilâhî kudretin tecellilerine aşina, dünya ve ahirette korkudan emin, Hak yakınlığına eren dostlar zümresine dahil olma nimeti vardır. İbadetlerin şuuruna varabilmek kulu, yapılan ibadetle kazanılacağı umut edilen sevapların ötesinde nice büyük nimetlere taşır. Bu şuurda şu iki haslet olmalıdır:

1) İbadetlerin, Allah’ın emri olduğu şuurunu muhafaza etme ve emrin kıymetini emredenin kadrine göre takdir etme cihetiyle kıymet verme: Rabbimizin kullarına emirlerde bulunması insana asıl olarak açık bir iltifatın varlığını göstermektedir. Eksikliklerden münezzeh olan Yüce Mevlamız kullarına emirler vermekle, onları Zat-ı Celil’ine muhatap kılmıştır ki, Rabbimizin emirleri sadece ve sadece teslimiyet ve rızaya çağırmaktadır.

2) İbadet ederken, ibadetin vasıflarına riayet şuurunu muhafaza etme: Bütün ibadetlerin menheci emir olarak Allah’ü Zülcelâl Hazretlerine varırken, bu emirlerin kullar tarafından salimen icra edilebilmesi ise, Rasûl-i Kibriya Efendimizin örnek yaşayışında sahih ve kâmil ölçülerini bulmuştur. İbadetlerin vasıflarına riayet şuurunu muhafaza etmemek, hem emredene hem de bu emre nasıl iktida edileceğini kullara gösteren İki Cihan Nebi’sine (s.a.s.) bağlılık, teslimiyet ve sadakatin zayıflığını göstermektedir.

Kulluk imtihanı içerisinde ibadetlerimizden olan, mübarek Ramazan ayının ihyası noktasında da önemine değindiğimiz şu hususlara dikkat edilmelidir:

Bu ay Kur’an ve oruç ayıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyIe buyurmuşlardır: “Kur’an ve oruç, kıyamet gününde kula şefaat eder. Oruç: ‘Rabbim, onu yemekten ve şehevî arzulardan alıkoydum. Onun için bana şefaat hakkı tanı!’ der. Kur’an’da: ‘Onu gece uykusuz bıraktım uykusunu terkederek beni okudu. Bu sebeple ona şefaat etmeme izin ver!’ der. Bu ikisi şefaat ederler.” (Müsned) Bu Nebevî müjdeden fazlaca nasiplenebilmek için Kur’an-ı Kerim ile fazlaca hemhâl olmalı ve azalarımızı da kötülüklerden koruyarak orucumuza dikkat etmeliyiz.

Kadir gecesinin ihyası, Ramazan’ın ihyasında önemli bir yer tutar. Kadir gecesine rast gelememe korkusu da içimizde hep vardır; ancak yine Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) kalbinde bu korkuyu yaşayan ümmetine bir müjde ile Kadir gecesinden nasiplenme nimetini garanti etmektedir: “Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve yatsı namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir gecesinden fazla bir hisse alır.” (İ. Canan, K. Sitte Terc. ve Şerhi, Akçağ Yay. 4/399-400)

Hem Ramazan’ın hem de Kadir gecesinin ihyasında son on günün itikâfla geçirilmesi de önemli bir yer tutar. Nefsin ıslahı ve daha birçok hikmeti de içinde barındıran itikâf ibadetini Peygamber Efendimiz (s.a.s.) aksatmaksızın her Ramazanın sonunda ifa etmiştir. Efendimiz (s.a.s.)’in, Kadir gecesinin Ramazan ayının özellikle son on gününde aranması yönündeki emirleri ve son on günde itikâfa niyet etmeleri, Kadir gecesini ihya hususundaki sünnetlerindendir. (Buhârî, Fadl-u Leyleti’I-Kadr, 3)

Ramazan hayır hasenat ayıdır. İbni Abbas (r.a.) Cihan Serveri Efendimizin bu aydaki hayır ve hasenatını şöyle anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Cebrail’in kendisiyle buluştuğu zamanlardı. Cebrail (a.s.), Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’an okurlardı. Bundan dolayı Rasûlüllah (s.a.s.) Cebrail ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgardan daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Savm, 7)

Teravih ve gece namazlarıyla, okunan Kur’an hatimleriyle, kalkılan sahurları ve tutulan oruçlarıyla, yapılan hayırlarla, edilen dua ve tesbihatla, eda edilen itikâflar ve ihya edilen Kadir gecesiyle, bu bereketli ayda bizlere büyük nimetler lutfedilmişken, Ramazan’ı ihya edenler kervanına katılmayıp geri kalanlardan olmak ise çok üzücüdür. Rabbimiz (c.c.) Hazretleri bütün Müslümanları Ramazan’dan hakkıyla istifade edenlerden kılsın. Zira Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor ki:

Peygamber (s.a.s.) minbere çıkıp, “Amin, amin, amin!” dedi. Kendisine; “Ya Rasûlallah! Minbere çıkıp üç defa, ‘Amin, amin, amin!’ dedin. Bunun sebebi nedir?” denilince şöyle buyurdu: “Bana Cebrail (a.s.) geldi ve ‘Kim Ramazan ayına yetişir de bağışlanmayarak Cehennem’e girerse, Allah onu rahmetinden uzaklaştırsın!’ dedi. Ve ‘Amin de!’ dedi. Ben de amin dedim.” (İbn-i Hüzeyme)

Bir de bayram günlerine dikkat etmek gerekir. Bayram oruçtan kurtulma değil, bir Ramazan’ı hatta üçayları Allah’a kulluğa has kılabilme gayretinin sonunda yine Mevlamızın Iutfettiği sevinç günleridir. Ebû Ümame (r.a.)’in anlattığına göre Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kim her iki bayramın da gecesini, Allah’tan sevap umarak ibadetle geçirirse, kalplerin öldüğü günde kalbi ölmez.” (İbn-i Mace, 563, 1782)

Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Dergi 2007 Eylül sayısında yayınlanmıştır

Abdurrahman Çoban
Suboyu Köyü Camii İmam-Hatibi

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.